İyileşmek Üzerine


Makro Perspektiften Yazılar / Perşembe, Kasım 12th, 2020

2018 yılının ortalarına doğru ellerimin içerisinde başlayan egzama, bir sene sonra tüm vücudumu kaplamıştı. Tahmin edersiniz ki alanında en uzman, İngiltere’de doktora tezi egzama üzerine olan doktorlara görünmüş, dört bir yandan gelen tavsiyeler üzerine farklı doktorlar, ilaçlar, bitkisel kremler, diyetler denemiş, yine de doktorların “Hastalığın tıpta bilenen net bir sebebi yok aslında…” veya “Sana alerjik olan nesneyi sen kendin bulmalısın…” söylemlerini işitmekten öteye ilerleyememiştim. Ellerimde başlayan yaralar ise her seferinde artarak geri gelmekteydi.

Başlarda bir belirip, biraz kortizon görünce kabuğuna çekilen ancak kısa süre sonra tekrar cesaret bulup kendini gösteren bu hastalık dışarıdan o kadar da kötü görünmeyebilir. Basitçe bir deri hastalığı, pek çok insanda özellikle de havalar soğuduğunda ortaya çıkan bir tahriş olarak yorumlanabilir. Hastalık kişiden kişiye göre seyrini değiştirse de ben kendi durumumum vehametini, ellerimle hiçbir şeye dokunamaz (ki bu durumda yıkayamaz, yemek yapamaz, bilgisayar kullanamaz, giyinemez…) ve en son ayaklarımın altlarına ulaşmasıyla birlikte yürüyemez hale gelince anlayabildim. Vücudum ciddi bir şekilde uyarı veriyordu ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Doktorlar ise zaten bilmiyordu ve benden medet umuyorlardı. Paralize olmuştum.

Bu hafta yeni izlediğim Heal / Şifa belgeseli, pazarlamanın elinden elbette kurtulamamış olsa da, tüm bu yaşadıklarımı tekrardan düşünmemi sağladı. Senkronizasyon bu ya, izlediğim akşamın sabahında, tamamen başka bir konu hakkında konuşmak üzere bir hafta önceden sözleştiğim bir arkadaşımla, kendimi birden belgeseli, hastalığı, hastalıkları, ailelerimizi ve geçmişimizi konuşurken buldum. Ne belgeseli izlerken ne de arkadaşıma yaşadıklarımı anlatırken gözyaşlarımı tutamadım. İlginçtir ki, geçmişte yaşadığım acı değildi beni ağlatan; nedeni bilinmeyen ve devamlı olarak canını yakan bir hastalığın sonucunda en büyük sorunum fiziksel acı değil, duygusal acı olmuştu.

Öfke duygusu ve ardından gelen ağlama, hastalığa bulunamayan çözümün yaşattığı çaresizlik duygusunun tam bir ifadesiydi aslında. İyileşeceğinizi kesin olarak bilseniz, o sırada yaşadığınız rahatsızlıkları görmezden gelmeye oldukça eğilimli olurdunuz. O sırada bana canımın çok yanacağını ancak bir daha bu hastalıkla karşılaşmayacağımı söylemiş olsalar, “Çare nedir?” diye sormadan “Tamam!” diyeceğimi biliyorum, çünkü bunu o dönemde pek çok kere aklımdan geçirmiş, hatta hayal dahi etmiştim. Ne olacağını bilmemek, üstelik uzmanlığının son noktasındaki profesyonellerin adeta “topu sana paslamaları”, insanı güçlü olmak ile çaresizlikle yatağa ağlayarak kapanmak arasında sıklıkla götürüp getiriyor.

Yaralarım ilerledikçe, çevremde insanlara ellerini neden sıkamadığımla, neden etrafıma dokunmadığımla ve parmaklarımdaki yara bandı ve sargı bezleriyle ilgili açıklamalar yapmaya başlamıştım. Çok yaygın bir rahatsızlık olduğundan ve çoğunlukla da yüzeysel yaşandığından, hemen herkes bir başka tavsiye ile derdimi yanıtlıyordu. Bense bir süre sonra bunları dinlememeye ve ilaçlara inanmamaya başladım. Hangi ilacı kullansam, kimin iyileşme hikayesini dinlesem önce umutlanıyor sonra gelen atakla birlikte yine acı çekiyordum.

“Acı” kelimesi de bir yandan ilginç gelmeye başlamıştı. Her bireyin kendi acı ölçeğine sahip olduğunu, bana fazla gelenin bir başkasının çektiği acıya göre hiç sayılabileceğini anlayabiliyordum. Ancak bir başkasının acısının azlığı veya çokluğu, benim acımı hafifletmiyordu. Üstelik bu düşünme tarzının, acı çektiğim için bir de kendimi suçlamaya yeltenmeme neden olması an meselesiydi. “Bu da bir şey mi, ben/benim bilmemkimim neler çekti…” ifadelerinin altında yatan duygusal şiddet ise belki de insanların kendi acılarına bakamamalarından ileri geliyordu.

Heal / Şifa’ya dönecek olursak, kanser, tümör, omurga problemlerine ve otoimmün gibi hastalıklara sahip kişilerin hikayeleri ile doktor, kök hücre uzmanı, psikiyatristler ve çeşitli şifacılarla yapılan röportajlar üzerine kurgulanmış bir belgesel. Benimkine benzer şekilde vücudunda yaralar çıkan ve doktorların vücudunda hiçbir sorun bulamadığı bir kadının devamlı olarak yaşadığı rahatsızlığı izlerken, içimde eski bir hüzün uyandı: Hastalığın birden bire değil, çok uzun sürede ve insanın yaşam enerjisini çalarak, neşesini yok ederek, yani yavaş yavaş öldürüyor olmasının hüznü. Yine uzun vadede kullanılan ilaçların vücuttaki yan etkileri sebebiyle başka sorunların ortaya çıkacağı da aşikardı. Vücudumu kaplayan ve yürümeme neredeyse engel olan yaralardan ve organ nakli yapılan hastalara verilen bağışlıklık sistemi baskılayıcı ilaçları kullandıktan sonra, bir şeyler yapmazsam dahada kötüye gideceğine inancım netleşmişti. Gücümü tekrardan elime almaya karar verdim.

Neşemi geri alacaktım.

Belgeselde anlatılan yaşamlarda olduğu gibi, ben de bilincim ve bilinçaltım üzerine rehber eşliğinde çalışmalar yapmaya başladım ve tabir-i caizse “kend cehennemim”e doğru yola çıktım. Son birkaç yıldır yaptığım okumalardan ve kavram çalışmalarından düşüncenin madde üzerindeki etkisini biliyordum (ancak sadece bilincim biliyordu, henüz bilinçaltım inanmıyordu). Biliyordum ki, düşünceler oluşturur inançları; inançlar ise oluşturur gerçekleri. Yaptığım şey özetle konuşmak ve yazmaktı: O güne kadar bırakın konuşmayı, bakmak dahi istemediğim, kendi gerçeklerimi. Bilinçaltımın derinliklerinden sızıp, ellerimden ve ayaklarımdan yara olarak fışkıran her ne ise, onu anlamak istiyordum. Defterlerce yazdım, saatlerce konuştum, ağladım, delirdim, uyuyamadım, yemek yiyemedim, çok hafiflemiş hissettim, sonra yine birden çok ağırlaştım… Her şey oldu ve ergenlik dönemine girdiğimden beri sakladıklarım bir bir ortaya dökülmeye başlayıp, ışığa çıktılar. Onlarla birlikte bedenimden de ışık çıkıyor, adeta arınıyordum: Ellerim ve ayaklarım artık tertemizdi.

Bir kişi “hasta” olduğunda, sadece bedene rahatsızlık veren bir durumdan söz etmeyiz. Aynı zamanda sağlıksız bir işten, bir ilişkinin rahatsızlığından, stres ve depresyon gibi duygusal rahatsızlıklardan da bahsederiz. Hepsi de şifalandırılabilir, sadece tek bir önkoşulu var: “Kurban” olduğumuz düşüncesini bırakmak. Bu zaten acı çeken bir insana söylemesi en acımasız şeymiş gibi görünebilir. “Hastasın, çünkü kendini sen hasta ettin!” bunu bir yakınıza söylerseniz en iyi ihtimalle sizinle iletişimini keser; kalabalık bir ortamda herkesin duyacağı bir şekilde söylerseniz, linç edilirsiniz.

Ne var ki zihnimin derinliklerinde keşfettiğim şey, rahatsızlığımın kaynağının “ben” olduğumdu. Amacım kendime zarar vermek değil, bilakis, iyileşebilmek için öncelikle baskıladıklarımı ortaya çıkarmam gerekiyordu. Çünkü “birey” olabilmemin yolu “bütünleşebilmemden” geçiyordu. Fizik bedenimse bunu bildiği en iyi şekilde yapıyor, fiziki belirtilerle bana sesini duyurmaya çalışıyordu.
Birlikte iyi olalım diye uğraşıyordu.

Hasta olan veya hasta doğan insanların neden bunları yaşadıklarını bilmiyorum. Şu anda pandemi neden var, bu acılar neden çekiliyor, neye hizmet ediyor bilmiyorum. Bunlar şöyle şöyle çözülür şeklinde herhangi bir bilgim de yok. Sadece, bireysel olandan bütünsel olana doğru ilerleyebileceğimizi, ben kendime dönüp bakabildiğimde, aynı anda gözlerimin de tüm dünyaya dönüp bakabileceğini biliyorum. Başlangıç olarak kendimizi yönetmeyi başarabilmektan başka daha iyi ne olabilir ki?

Kabul edelim, yaşamımız birer peri masalı değil; “hep pozitif kalalım/mutlu olalım” lakırdısı da değil. Bir “kurban” hikayesi ise hiç değil. Bizler uyanana, zorluklarla yüzleşirken çekeceğimiz acının, süregelen acımızdan çok daha hafif olduğunu fark edene kadar koşullar gittikçe kötüleşecek. Sadece ve sadece yaşamımızın kontrolünün bizim elimizde olduğunu idrak ettiğimizde ve bakmakta zorlandığımız gerçeklere bakabildiğimizde o gücü yeniden elimize alabilecek ve iyileşebileceğiz.

Ece Gizem Kubat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir