Alırlarımızı aldık, verirlerimizi verdik mi?


Yazılar / Salı, Mayıs 19th, 2020

Her şey bir gün elbet biter.

Gün gelir, o dayanamadığımız günler geçer. Bir an gelir, öncesinde bilip bellediğimiz her şey bir bilinmezliğe döner. Her güne birlikte başladığımız, geceden sabaha sohbetin sadece daha da derinleştiği arkadaşlarımızla, bir gün konuşacak kelimelerimiz biter. Gün gelir, gramajına kadar hesap ettiğimiz yemeklerin kalorilerinin önemi kalmaz, sadece yiyebildiğimize şükreder oluruz. Olmaz dediklerimiz olur, yapmam dediklerimiz vuku bulur; o son sözü söyleyip çekip gidecekken susmak isteriz, bırakırız, onlar gider.

Bir gün elbet her şey değişir.

Bu rutini yaşamaktan sıkıldım derken, kendimizi sokağa çıkmaya ve aynı rutini gerçekleştirmeye hasret buluruz. Mutfak evin neresindedir bilmem derken, kiler yapacak yer arar dururuz. Daha dün “en önceliğim” dediklerimizi umursamaz, hayatta kalmayı her şeyden öte buluruz. Bugüne kadar bazı şeyleri “vaktimiz olmadığı” için değil, kendimiz istemediğimiz için yapmadığımızı fark ederiz. Hayat, önceliklerden oluşur; nelere öncelik veriyorsak yaşamımızın onlardan oluştuğunu anlarız.

Yaşam, bizim algıladığımızın aksine ölçülemez, tahmin edilemez ve engin. Yaşadıkça anlarız, ne kadar çok belirlemeye çalışırsak o kadar ipin ucunun kaçtığını. Tutundukça elimizdekilere çaresizlikle, o zaman anlamaya başlarız, ne kadar çok “ben” diyorsak, ne kadar çok “benim” diyorsak o kadar çok kaybettiğimizi. Bir zamanlar “belirli” sandığımız şeylerin aslında bugünle aynı belirsizlikte olduğunu. Bize ait hiçbir şey olmadığını.

Yunus Emre: Aşkın Yolculuğu’nu izliyorum her gece. Tam yatmadan önce bir veya iki bölüm üst üste. Ney sesiyle gevşeyerek, içimde bir huzur, huşu ve saygıyla uykuya dalıyorum. Birkaç gündür zihnimde, kalbimde yankılanan şu cümleler ise Tapduk Emre’nin: “Hepimiz bu pazardan birer kefen çalmaya geldik. Görsek dahi inanmayız evlat, mal kimin, mülk kimin, sahibi kim, hırsız kim.”

Kimse değilse eğer, öfke içindeki bu kalabalığın yanlış anladığı nedir? Bize ait olduğumuzu düşündüğümüz sokaklarda, parklarda yürüyemiyoruz, denizlerde yüzemiyoruz, hayvanlarımızı gezdiremiyoruz diye midir? Harcı, malzemesi dünyadan alınmış yüksek yapıları ellerimizle, ayaklarımızla, makinelerimizle yaptık diye midir? Teknolojinin formüllerini çıkarıyoruz diye yaşamın da formülünü bildiğimiz gafletine mi düşeriz?

Neyedir kızgınlığımız? Kimedir suçlamalarımız?

Bir serzeniş ve arayış içerisinde geçer ömrümüz, lakin bilmeyiz ne ararız. Aradığımız belki de sadece bir aynadır. İlacımız belki de sadece bir aynadadır. Bu binlerce yıllık acının ilhamı, bir yansımadadır belki. Bulma çabası ise bizde… Bulma ve sahip çıkma… Sahip olma değil. Dışarıda mal mülk sahibi olmak yerine, yansıttığımız kendimize sahip çıkmadadır belki de yolumuz.

Öyleyse, yavaş yavaş sokağa çıkmaya başladığımız bugünlerde, önce adım attığımız yere bir bakalım, düşünelim ve soralım bizim miymiş gerçekten? Bir gün elbet bu düzen de değişir; devam edenler sona erer ve her şey yine ve yeniden başlar. Bunu bilerek evde geçirdiğimiz bu değerli vakitleri bir muhasebe yapmaya harcayalım:

Kendimize sahip çıkmak, önceliklerimizi bilmek ve değiştirmeye başlamak, yaşamımızı sorgulamak ve arayışımızı içe çevirmek üzere çalışalım. O kıvılcımı bir yakalım, yakalım ki başlasın artık başlaması gerekenler. Ve bitsin çoktan bitmesi gerekenler. Belirsizlikler belirlenemez, bunu artık kabul edelim ve kendi üzerimize düşeni yapalım.

Düşünelim, her şey tamam mıdır? Hesap edelim, açıkta kalan konular hak edişlerini aldılar mı? Kontrol edelim, arşive kaldırılacakların paketleri hazır mı? Yeni dosyaların adları üzerilerine yazıldı mı?

Alacaklarımızı aldık mı? Vereceklerimizi verdik mi?

Yeni dünyaya hazır mıyız?

Ece Gizem Kubat

Görsel: Peacock & Snake, Megan Bird

İlgili diğer yazılar:

Kendi cevaplarınız için savaşmaya hazır mısınız?
Kendi Cehennemine İnmeden O Kapılar Sana Kapalı
Evrenden Değil, Kendimden Alacağım Var

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir