Ayakkabı Kutuları ve Bazı Minimal Hareketler


Yazılar / Pazar, Haziran 24th, 2018

Yılın en sevdiğim ikinci mevsimi, ilkbahar. Aylardan sonra gördüğüm güneşten mi, içime doğru açan çiçeklerden mi, yoksa umarsızca yattığı kış uykusundan uyanıp da kıpırdanan hormonlarımdan mı bilmiyorum ancak verdiği yenilenme enerjisini sonuna kadar kullanmaya kararlıyım bu sene de. Bahar gelir de temizliği olmaz mı, bununla ilgili yazı yazmayan bir ben mi kalmıştım diye düşünürken, aslında bir sonbaharda başlayan ve bir nevi “hayat temizliği”ne dönüşen hikayemi anlatırken buldum kendimi.

Kendi küçük dünyamdaki eşyaları azaltmaya ilk olarak 1,5 sene kadar önce, geçici evimize taşındığımda başlamıştım. “Bir karar aldım, artık minimal yaşamaya ve daha az tüketmeye başlayacağım!” gibi bir epifani ile kalkmadım yatağımdan. Yeni evde en fazla 2 sene yaşamayı planladığım için yaptığım kolilerin bir kısmını hiç açmamak mantıklı gelmişti. Sahip olduğum tüm kitapları bu süre zarfında okumayacağım veya ilkokuldan kalma ayıcığımı özlemeyeceğim aşikardı zira. Haklı da çıktım. Kaldırdığım kolilerden bırakın bir şey aramayı, onların varlığını bile unuttum. Çıkardığım eşyalardan da kullanmadığım o kadar çok eşya oldu ki, yaşamak için fazla eşyaya ihtiyacım olmadığı gerçeğini görmezlikten gelemez oldum. Böylelikle, hayatımda yavaş yavaş temizlik yapmaya başladım. Ama çok yavaş… Yılların istifçiliğini öylece bırakacağımı düşünmüyordunuz herhalde?

Farkındalığım ve ben bir süre savaştıktan sonra pes ettik ve bir yerden başlamak lazım diyerek işe ayakkabı kutularından başladık. Ayakkabı kutusu derken yanlış anlaşılmasın, ben öğretmen çocuğuyum, içinde dolar filan tut(a)mıyorum. Benim için ayakkabı kutuları anı olarak sakladığım eşyalarımı koyduğum boş kutulardan ibaret. Hepsini bir güzel ters yüz ettim; içlerinden ne saçmalıklar çıktığından bahsedersem utanırım ancak hepsini attım. Yine de kıyamadığım şeyler oldu, mesela onca sinema bileti koçanı boşuna saklanmamıştı ya! Bir kısmı kalsa da daha ilk kutuyu boşaltırken bile içimin ferahladığını hissedebiliyordum. Sanki bugüne kadar anılarımı kutulardan ziyade omuzlarımda saklıyordum.

Güzelce silkindim.
Ve attığım minik adımların motivasyonuyla devam ettim.

Çocukluktan kalma eşyalar, süs biblolar, dosyalar, eski posterler.. Hepsine kocaman bir “Hoşça kal!” dedim. Bu temizliği yaparken nelere gerçekten ihtiyacım var/yok kısmını ise daha iyi idrak etmeye başladım. Kendi ihtiyaçlarımı belirledim. Bunları da uzun bir süreçte yaptım; sakince her bir eşyamı elime alıp uzun uzun inceledim, benim için ne anlam ifade ettiğini düşündüm. “Nesneler bizim onlara yüklediğimiz anlardan ibarettir. İnsanlar da öyle…” diyen John Berger’i yavaşça anlamaya başlıyordum. “Bunu atarsam ne kaybederim? Hafızamdaki anılar veya fotoğraflar yetmiyor mu?” şeklinde kendime sorular sordum ve eğer cevabım “Yetiyor.” idiyse attım gitti. Bugüne kadar nelere para harcadığımı görmek ise bence travmanın ta kendisiydi. Emek emek kazanılan paralar nelere gitmiş inanamıyorum diye dizlerimi döverken anneannem görseydi, herhalde benimle gurur duyardı.

Geçmişin yük haline gelmiş “anı eşya”larından ve çevremi dolduran ıvır zıvırdan kurtulduktan sonra, kıyafet, ayakkabı ve aksesuarlar bölümüne geçtim. İki senedir giymiyorsam, giymeyeceğimdir dedim ve hepsini bir kenara ayırdım. Kimini arkadaşlarıma hediye ettim, kimini çevremden ihtiyacı olanlara bağışladım, kimini de internet üzerinden satmaya başladım (bkz.www.gardorps.com). Gardrobum düzene girdi ve o hiç giymediğim gri hırkayı elden çıkararak sahilde güzel bir kahve içtim. Teşekkürler.

Sonra sıra geldi benim için zor kısımlardan birine, kitap temizliğine. Çocuk kitapları, okul kitapları, okuyup da sevmediğim kitaplar, bir hevesle alıp asla okumayacağım kitaplar ve niceleri… Beğendiğim ve okuyacağıma inandığım kitapları kendime sakladım; bir daha ellemeyeceklerimi http://www.kitapagaci.org/ sitesine verilen ilanları inceleyerek ilanları verenlerle direk mailleştim ve onları yeni sahiplerine gönderdim. Böylece gerçekten de kitaplara ihtiyacı olanlara ulaştığımı bilebildim. Sahiplendiremediğim kitaplarımı toplama kutularına bıraktım. Ayırıp da bir türlü ayrılamadığım kitapları ise yeni keşfettiğim takas sitelerinden biri sayesinde başkalarıyla değiştirerek kendime yeniden kazandırmaya başladım (bkz.www.ukitap.com).“Sahip olmak, mutlu olmak demek değildir.” Nerede okudum bilmiyorum ancak anlamını her geçen gün daha iyi anlıyorum.

Tüm bunlar benim için bir günde olmadı elbette, öğrenmeye ve kendimi geliştirmeye hala devam ediyorum. Başta zor geldi eşyalardan ayrılmak ancak yavaşça kolayladı ve bu bakış açım alışveriş alışkanlıklarıma da yansımaya başladı. “Ayy ne tatlııı!” diyerek bir bardak altlığı daha almayalı uzun zaman oldu ve bundan daha mutlu olamazdım. Tabii hal böyleyken hızımı alamadım ve hayatımın başka noktalarında da temizlik yapma kararı aldım. Mesela, telefon rehberimi bir güzel temizledim. Yıllar önce tanışıp da bir daha hiç konuşmadığım o kişinin telefon numarasına ihtiyacım yok ki, dedim. Kendimi kandırmayı bıraktım. Bilgisayarımdaki gereksiz programları, dosyaları ve mailleri sildim. Yıllardır dinlemediğim müzikleri, artık ilgimi çekmeyen fotoğrafları bellekten kaldırdım. Yavaş yavaş gitti elim her birine. Hafiflediğimi her aşamasında hissede hissede…

Bunlarla birlikte, eşya olmasa da aynı onlar gibi yük olan başka bir fiziksel kalem vardı hayatımda: Yapılacaklar listem. O hep “Boş olsam da yapsam!” dediğim şeyler, angarya olarak görsem de yaparsam hayatımı daha düzene sokacak işler vs. Kafamı toparladım, hepsini önüme dizdim ve son bir liste yaptım. Hemen ardından bu liste için bir bitirme tarihi belirledim ve tüm maddeleri kısa sürede bitirdim. Böylece sürekli kafamda kurduğum, yokmuş gibi dursa da aslında beynimi kemiren işlerden tek kerede kurtulmuş oldum. Acısız. İnsanın farkında olmadan yapmadığı şeyler için de suçluluk duyduğunu, üzerinde bir yük taşıdığını anladım.

Gelelim son kısma ve benim için en zor olmuş olana: Sahip olduğumuz en büyük ve en önemli eşya kendi bedenimiz değil mi? Telaşlanmayın, onu da atmıyoruz. Sadece ona hoyrat davrandığımız, görmezden geldiğimiz veya cezalandırdığımız günlerin modasının çoktan geçtiğini fark ediyoruz. En son ne zaman kan tahlili yaptırdım veya gözlerimi kontrol ettirdim? Kalbim neler neler atlattı bunca sene, gerçekten iyi durumda mı o? Dişçim muhtemelen beni özlemiştir, onu bir göreyim. Vücudumun nelere alerjisi var tam olarak? Peki ya erojen noktalarımı ne kadar iyi biliyorum? Sahi, ne kadar tanıyorum ben kendi bedenimi? Bu sorularla geceleri gözlerimi tavana dikmeye başlayınca bir adım atmaya karar verdim. Hiçbirimiz birbirimizin aynısı değiliz. Nasıl bir bünyem var, sağlıklı kilom nedir, hangi eğilimlerim ileride sağlığımı tehdit edebilir diye düşünmeli ve vücudunu tanımaya başlamalı insan. Doktorlardan randevular aldım, sağlıklı kiloma dönmeye başladım ve artık biliyorum ki evdeki tozlar gözlerimi arı sokmuş gibi şişirecek kadar alerji yapıyor bende. Biliyorum ki, 5 saat uyku uyumuş bir ben ile vakit geçirmek istemezsiniz. 8 saat uyumadan gözümü açamıyorum işte. Anaokulunda bile sabah erken kalkamadığımdan annem beni öğle vaktine yetiştirir, o da öğle uykusu zamanı olduğundan bir de orada uykuya dalardım. 28 yaşında hala erken kalkmaya alışamadı isem vücudumun bana söylemek istediği bir şeyler olsa gerek, ne dersiniz?

İnsan kendi doğasına uyumlu bir şekilde yaşadığı zaman hayattan nasıl da zevk alabiliyormuş meğer!

Demem o ki, eskilerimiz “Kendinizi tanıyın.”, “Az, daha fazladır.”, “Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.” cümlelerini sarf ederken çok haklılarmış. Haddime değil ama onları kendimce haklı çıkardım. Bir de kendime yeni bir hayat felsefesi:

Hayatı yavaşça, özenerek ve basitçe yaşamak, hayatımızın kıymetini bilmenin en güzel yollarından biri olmalı.

Derin bir nefes alarak…

Ece Gizem Kubat

Mart 2017

*Bu sürecin başlangıcında bana ilham veren yazı: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/teknoloji/62157/Culsuz_bir_primattan_esya_bagimlisi_bir_istifciye_nasil_donustuk_.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir