Başıma bir iş gelmeyecekse, Carpe Diem?


Yazılar / Pazar, Haziran 24th, 2018

İnsanın hangi yaşta ne yaşayacağı hiç belli olmuyor. İnsan çoğu zaman erken büyümek zorunda kalıyor. Bazense bir yanı büyüyor, bir yanı çocuk kalıyor-tabii sonra o çocuk yanına bin şükrediyor. Aslına bakarsanız, insan orantısız büyüyor. Yamuk yumuk olmuş ellerini, yüzünü, kalbini göstermeye cesaret ettiği anda da özgürce yaşamayı öğreniyor.

Çoğumuz özgür filan değiliz, zira “burada”, yani “şu anda” yaşamıyoruz. Evet carpe diem hakkında iki kelam da ben edeceğim ama sıkılmayacaksınız, söz. “Şu an”ı tam olarak yaşamıyoruz çünkü yaşantımızın sorumluluğunu almak ağır geliyor. En kaba tabirle, yemiyor. “Yaşayamıyoruz” değil, “yaşamıyoruz” diyorum özellikle, çünkü bunun kararını yine bize ait olduğuna inanıyorum. Düşün ki, bugüne kadar saçını tel tel beyazlatan (evet, iyice arttılar; hayır, boyamayacağım) her hikayenle şimdiki zamana gelmişsin. Peki ya hayatın istediğin gibi değilse? İşte o noktada, hızlanarak bir an önce geleceğe koşmak ya da acı da olsa hiç değilse aşina olduğumuz geçmişimize saklanmak istiyoruz. Her şeyi başarılı/başarısız, iyi/kötü ve daha nice sıfatlarla ikiye bölerken, gri alanlardan hiç hazzetmez, orta noktalara burun kıvırırken bundan farklı şekilde davranmamız da beklenemezdi gerçi.

Peki ya her zaman beklediğin, gece uyumadan önce hayaller kurduğun günler geldi diyelim, onları yaşamaya cesaretin olur muydu? Oturduğun yerden hayaller kurmak, vakit geçsin diye sezon sezon dizi izleyerek geleceği bir otobüsü bekler gibi beklemek, kötü giden her şey için bugünü suçlamak kolaydı. Peki senin günlerin gelse, her şey beklediğinden bile öyle güzel olsa ki gözlerin dolsa, hatta inanamasan… Onları hakkıyla yaşayabilecek miydin? Onları hakkettiğine inanabilecek miydin? Hareketlerin kıvraklaşacak, metrobüste insanlara gülümseyecek, kim ne der diye düşünmeden kahkahalar koyverebilecek miydin? Kıymetini bilecek miydin, yoksa “Ya şu da olsa iyiydi…” diye düşünmeye devam mı edecektin? Cesaret edecek miydin kendi zamanını yaşamaya?

Konuyu toparlayabildiğimden veya tam olarak ne demek istediğimden pek emin değilim, sadece aklımda dolanan tilki şuydu: Oruç Aruoba bir şiirinde,

“Yol, kendine bir yer bulamamış
kişinin özlemidir.
Kendi yerini yerleşiklikte
bulamayan kişi,
onu yolculukta arar.
Nasıl, bir yer, bir yolun başı ya da sonu;
bir yol da, bir yerden önceki ya da sonraki
bir durumsa – kişinin durumu da,
hep, öyle, ya da, böyledir…
Yerini yitiren kişi,
yola çıkmak zorundadır.”

diyordu. Okuduğumdan beri uzun zaman geçti ama bugünlerde sürekli bu dizelere takılıp düşüyorum. Gerçekten ne demek istediğini şimdi anlıyorum ve üzerine biraz konuşmak istedim sanırım.

Ben, hayatımda ilk defa “bir yere gitmek” istemiyorum. Ne başka bir ülkeye, şehre ne de başka bir işe. Elbette ki gezmeyi hala çok seviyorum, yeni yerlerin, deneyimlerin peşinden elimde listelerle koşmaya devam ediyorum. Oturup en afililerinden hayaller kuruyorum. Sadece, şu anda olduğum yerde mutluyum. Gitmek istemiyorum. Üstelik çok garip, aradığım yerin burası olduğunu bile bilmiyordum. Sahip olduklarımla ve olmadıklarımla, başıma bir iş gelmeyecekse, mutluyum ve bir o kadar da onları yaşayamamaktan, kıymetlerini bilememekten korkuyorum.

Bu yüzden her sabah uyandığımda kendime yaşadığımı hatırlatıyorum. Kapımı kilitlerken acele etmiyorum. Öğle yemeğimi yerken sadece öğle yemeğimi yiyorum. Hava güneşli veya yağmurlu diye modumu değiştirmiyorum. Kahvemi içerken her seferinde “Oh be, kahve ne güzel içecek!” diyorum. Eve dönerken sürekli değişen yolları, beni hep dinç tutmayı başaran şehri izliyor, trafiği değerlendirip kitap okuyorum. Ama kendime her an hatırlatmazsam eğer unutuyorum: Ben, yaşıyorum.

Hayatımı yaşayacak kadar cesaretim var mı?
Öyle umuyorum.

Ece Gizem Kubat

Mayıs 2017

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir