Doğa, eksik olanı kapatır


Yazılar / Perşembe, Haziran 11th, 2020

Tıpkı psişemiz gibi.

Doğa, bir bakıma büyük prodüksiyonlu bir dans gösterisidir. Binlerce ışıldak balığının bir araya geldiğinde sürüden çıkan tiz sesi, yunuslar ritmik bir takım oyunuyla sürüden beslenerek biraz alçaltır. Baharın yumuşak girişinden önce karıncalar hızlı bir solo girerek ağaçların tüm yapraklarını sırtlanıp götürürler ve böylece taze tomurcuklar için bir es verilir. Dişi kaplan çimlerin arasına gizlediği yavrularına yemek götürmek için avlanma davulları eşliğinde hızını yükseltirken, av olmak üzere olduklarını gören ceylanlar tüm çeviklikleri ile hoplaya zıplaya uzaklaşarak dansa parmak uçlarında eşlik ederler.

Herkesin birbirine bağlı olduğu bu dansı doğa, kendiliğinden ve hiç acele etmeden yönetir. Herkes kendi rolünü, adımını, sınırını bilir. Ne eksiği vardır ne de fazlası… Yalnız unutulmamalıdır ki, bu senkronizasyonu bozan herhangi bir hareket var olan tüm düzeni bozmaya yetebilir.

Her gece uyumadan önce izleyerek huzur bulduğum, sunumunu doğa tarihçisi David Attenborough’un yaptığı Our Planet doğa belgeseli dizisi, gözümde bu ahengi canlandırmayı başarırken, bana aynı zamanda iki temel makro anlayış için de alan tutuyor: Birincisi, doğanın eski haline dönmesini istiyorsanız, yaptığınız şeyi yapmayı o anda kesin. Sadece durun. Eğer doğayı kendi haline bırakırsanız, o kendi yöntemlerini kullanacak ve olabilecek en kısa sürede teraziyi yeniden dengeye getirecektir. Bozduğumuz adaleti sağlamayı, doğa bizzat kendisi yapacaktır.

Bir başka benzetme ile, sürücülükte bir kural vardır, bilirsiniz: Eğer aracı kullanıyorken yanlış bir harekette bulunduysanız, sadece o hareketi geri alırsınız. Direksiyonu sola fazla mı kırdınız? Durun ve hemen sağa kırmaya başlayın. Hızla başladığınız yere geri döndüğünüzü fark edeceksiniz. Doğanın temel mekanizmalarından biri de benzer şekilde çalışıyor. Belgesel, fazla avlanan bir türdeki hayvanların avlanmaları yasaklandığında, birkaç sene içerisinde o türün kendi devamını sağlamayı başardığını ve yavaşça eski popülasyonuna ulaşmaya başladığını pek çok örnekle açıklıyor.

İkinci temel anlayış ise, doğada her şeyin dengede olduğu yönünde. Hiçbir yaşamın varlığı boşuna veya “kötü” değildir. Hiçbir yaşamın diğerine göre tam bir üstünlüğü yoktur. Doğa, her yaşamın var oluşunu onurlandırır ve popülasyonunu mutlaka dengeler. Her bir canlının kendisine ait biricik bir yeri vardır ve hepsi bir araya gelerek bu kalabalık dansı eşzamanlılıkla sahnelerler.

Şimdi, kendi yaşamlarımızın mekanizması içerisinde de bu makro anlayışların var olduğunu neden düşünmeyelim? Psişemiz de doğadan farklı davranmaz. Örneğin, sizi karanlığa götüren bir harekette mi bulundunuz? Durun. Hemen orda onu yapmayı bırakın. Bırakın, aydınlık yavaş yavaş sizi iyileştirsin. Hiçbir zaman geç değil. Hiçbir nokta, dönülmez değil.

Psişeniz hiçbir yanınızın baskın olmasına da izin vermez. Safdilli çocuk yanınız her daim naifliğiyle yaşamınıza kılavuzluk edemez. Değişmek, gelişmek, yıkmak ve yeniden inşa etmek isteyen yanınız sürekli ön planda dört nala koşamaz. Olur da birinden birini bastırırsanız, asıl yıkımın o zaman geleceğine emin olabilirsiniz. O zaman bilirsiniz psişenizin ortalığı ayağa kaldırma gücünü. Karakterimizin aydınlık veya karanlık hiçbir yanı “kötü” değildir oysa. Hepsi vardır, oradadır ve bizim tarafımızdan görülmeyi beklerler. Geri plana atılmış ve bakılmak istenmeyen, gölgeye atılmış her ne var ise hepsi kabul edilecekleri günün gelmesini beklerler. O gün bizim tarafımızdan tayin edilmez ise psişemizi ele geçirirler. Bu durumda da onları görmek “zorunda” kalırız ve inanın, bunu asla istemeyiz.

Bunlarla birlikte, bilinci ve vicdanı olan varlıklar olsak da diğer yaşam formlarıyla aynı olduğumuz ancak gelişmek istiyorsak farklılaşmamız gereken önemli yaşamsal tutumlara da bakmakta fayda olabilir.

Bunu yine belgeselden bir örnekle açıklamak istiyorum. Hayatımda izlediğim en harikulade sahnelerden biri, dişiyi etkilemeye ve böylelikle döllemeye çalışan bir cennetkuşunun gösterisi oldu. Öncelikle etrafı bir güzel temizleyip toparlayan, ardından da tüylerini kabartarak artistik hareketlerde bulunan erkek cennetkuşu tüm zarafetiyle dişinin gönlünü kazanmaya çalışıyordu. Bu muazzam görüntüler sadece doğaya ait değil. Cennetkuşunun bu dürtüsü insan denen varlığın dürtüleriyle oldukça benzeşiyor. İnsanın tüm gelişmişliği bir kenarda, bugün temel dürtüleri yine açlık, susuzluk ve cinselliktir. Doğadaki diğer pek çok hayvanla birlikte… Tıpkı erkek cennetkuşu gibi, kadın ve erkeklerin seçmek ve seçilmek için her dakika uğraşıyor olduğunu söylersem abartmış olmam. Pahalı eşyalar, abartılı makyajlar, parlak arabalar ve renkli eşyalar vb. erkek cennetkuşunun dişiye gösterdiği şatafatlı hareketlerle yarışabilir.

Baştan aşağı doğaya ait olan bu tutumda sorun olan hiçbir şey yok. Ancak, sorgulamak istediğim nokta şu: Eğer bilinçli olmakla öne çıkan insan varlıkları isek, belki de artık çiftleşmeyi bırakmalı ve sevişmeyi öğrenmeye başlamamız gerekiyordur. Üremek ve neslin devamını getirmek için değil, bir diğer insanla bir’leşmek için bir araya gelmeyi başarmamız gerekiyordur. Çünkü yükselmeyi ancak bu şekilde mümkün kılabiliriz: Doğuştan gelen temel dürtülerin üzerine çıkarak, kendi doğamızı tanıyarak ve bilincimizle ona hâkim olarak.

Ve bu örnekler çokça sıralanabilir.

İnsanız ve Dünya gezegeni üzerinde fiziki varlığımızı sürdürüyoruz. Bir yanda burada var oluşumuzun belirli şartları var, örneğin hiçbirimiz yerçekiminden muaf değiliz veya oksijen olmadan canlılığımızı sürdürebilmemiz mümkün değil. Diğer yanda ise bizlerin belirleyebileceği arkadaş/eş/iş seçimi, yediğimiz yiyecekler ve üzerimize giydiğimiz kıyafetler gibi pek çok şey var. Bizim yapabileceğimiz, olabildiğince belirleyebileceğimiz şeylerin sayısını arttırmak ve psişemize hâkim olmak olabilir. Kendi varlığımızın kontrolünü ya kendi bilincimizle kendimiz ele alırız, ya da doğa ne yapacağını kendisi zaten bilir.

Tercih, bize kalmış.

Ece Gizem Kubat

Haziran 2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir