Dolunay, Döngü ve Dönüş


Yazılar / Pazartesi, Haziran 25th, 2018

Ay.
La Luna.

Dünya’ya ve Güneş’e olan konumuna göre farklı dönemlerde bize farklı gizemli yüzlerini gösterir; tıpkı bir kadın gibi değişken ancak her ay şaşmaz bir döngü içerisinde ve her daim hareketli, gökyüzünü seyir halinde. Ay’ın gizemini yeryüzümüze parıldayarak tam bir daire olarak gösterdiği dönem ise, Dolunay. Onun karşısında romantik dakikalar geçirebilir veya zaten her ay olan bu doğa olayını önemsemeyebiliriz. Diğer yandan inananlar için astrolojiye göre Dolunay, çözümlenmemiş meselelerin bir sonuca bağlandığı, belirsizliklerin ortadan kalktığı; arınmanın, istenmeyen duygulardan, eşyalardan, kişilerden uzaklaşmanın dönemidir. Dünya’ya yüksek bir enerjinin hüküm sürdüğü ve bu adımları atmak için desteklendiğimiz zamanın adıdır.

Ben bu bilgilerin hepsinden biraz hayatıma süzüyorum ve diyorum ki, Dolunay (ve tamamen farklı bir açı sunan Yeni Ay) muhteşem bir hatırlatma aracı. Yavaşlayıp düşünmenin, hislerin ve sezgilerin farkına varmanın, istediklerinin ve artık istemediklerinin ayırdına varmanın vakti. Bugünkü yaşamıma hizmet etmeyenlerle vedalaşma, sadece korktuğum için tutunduklarımı bırakma, ilerlemeye çalışırken beni tutan ellerden kurtulma ve bu sayede yeniliklere yer açmanın zamanı. Sona erdirmeyi/öldürmeyi ve ardından hafiflemeyi/yeni bir hayatı filizlendirmeyi hatırlamak için çok kıymetli vakitlerden biri.
Bir döngünün parçası.
Bir Hayat/Ölüm/Hayat dansı.

“Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. Bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.”

Etnoklinik psikoloji alanında doktora yapmış, psikanaliz sürecinde masalları araç olarak kullanan Jungcu bir psikanalist, şair ve cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kişi) olan Dr. Clarissa Pinkola Estes’in bu cümleleriyle başlayan Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı, okuyan herkes gibi yaşamım adına sarsıcı ve dönüştürücü nitelikte oldu ve hala olmaya hala devam ediyor. Yirmi yılı aşan bir süre zarfında yazmayı bitirdiği kitabında Estes, kurtlarla kadınlar arasındaki benzerliklerden yola çıkarak “Vahşi Kadın” arketipini, dünyanın pek çok yerini gezerek dinlediği ve derlediği masalları ve üzerilerine kadın olmaya dair ayrıntılı analizlerini sunuyor. Yüzyıllar boyu bastırılmış, küçümsenmiş ve bir kenara fırlatılmış kadınlara, kendilerine özgü içgüdüsel doğalarına, artık başkalarını memnun etmeyi bırakıp kendi döngülerine dönebileceği yolları fısıldıyor. Masalları ve arketipleri kadınlık mirasıyla bağlantı kurmamız, dönüşmemiz, erginlememiz ve kendi hikayemizin kahramanı olabilmemiz için anlatıyor [1].

Kadın psişesine derin bir dalış yaparken sıklıkla yer verdiği “Vahşi” sözcüğü, kontrolsüzlük veya yabanıllık anlamında değil, doğal bir hayatı sürdüren, doğduğundaki özgünlüğünü ve bütünlüğünü koruyan anlamında kullanılıyor. Vahşi Kadın, aslında tam olarak olmaya doğduğumuz kadın: Sezgisel, güçlü, oyuncu, duyarlı, kendini adamış, dayanıklı. 
Tıpkı bir kurt gibi.

Birkaç sene önce kitabı ilk elime aldığımda bir yerden sonra ilerleyememiş, takılıp kalmıştım. Okuyamıyorum ben bu kitabı, dili ağır geldi herhalde, diyerek bırakmıştım. Ağır gelmişti evet, ancak yazım dili veya çevirisi değil (ki çevirmene hayranım), fark ettiklerimdi kaldıramadıklarım. Henüz okuduklarımı hazmedememiştim ki diğer sayfalarına devam edebileyim. Bir sene sonra kitabı tekrar elime aldığımda ise su gibi akmıştı. Ta ki sonlara doğru yine bir yerde duruncaya dek. Yok, yine çeviremiyordum sayfaları ancak bu sefer sebebini biliyordum ve kendimi ilerlemeye zorlamadım. Bıraktım ki tüm satırlar kendi yolunu ve zamanını bulsun, şifasını sunsun. Çünkü yine artık biliyordum ki, her şeyin kendine ait bir zamanı var.

“Hayat/Ölüm/Hayat doğası bir canlanma, gelişim, çöküş ve ölüm döngüsüdür, bunu da her zaman yeniden-canlanış izler.”

Hayat/Ölüm/Hayat döngüsünü ilk kez duyduğum ve okuduktan sonra kitabın devamını getirememe sebep olan ilk masal, İskelet Kadın’dı. Masalda anlatılan Hayat/Ölüm/Hayat döngüsü, yaşamın gerçek ritmidir. Düzeni, her zaman düzensizliğin takip edeceğinin haberini verir. İlkbahar-Yaz’dan sonra Sonbahar-Kış’ı müjdeler. Termodinamiğin ikinci yasasından, yani entropiden rol çalar. Yaşamın olduğu her yerde bir yükselme ve alçalma hareketi, tıpkı bir dalgalanma edasıyla yer bulur ve bizi içerisine hiç sormadan alıverir. Yaşam olmadan Ölüm olamaz; Ölüm gerçekleşmeden ise yeni bir Yaşam var olamaz. Hayat/Ölüm/Hayat döngüsü kendi doğamızın, özümüzün bir parçasıdır ve ruhumuz baştan aşağı, neyin ne zaman ölmesi ve neyin hayat bulması gerektiğini daima bilir. Sadece iç sesimize, sezgilerimize güvenmeyi hatırlamamız, varlığını özümsememiz ve onlara güvenmemiz gerekir. Estes, inandığımızın aksine, ölümün daha fazla ölüm takip etmeyeceğini, ölümü, daima başka bir yaşamın izleyeceğini sıklıkla vurgular.

“Ne ölür? Yanılsamalar ölür, beklentiler ölür, her şeye sahip olma hırsı, sadece güzel olan her şeye sahip olma isteği, tüm bunlar ölür.”

Bir masalın satır aralarında tanıştığım Bayan Ölüm‘ün, canımı acıtan bir ok olmaktan sıyrılıp bugün yaşam yolumda bir kalkan olabileceğini fark etmem oldukça uzun bir zaman aldı. Hala arada bir denizden çıkarıp gösterdiği o korkunç başını ve parçalanmış sarı dişlerini görmezden geldiğim oluyor. Bu yüzden olabildiğince onu karşıma alıp, bakışlarımı kemiklerine doğru çevirip bana söyleyeceklerini dinlemeye çalışıyorum. İşte, enerjisinin en uygun olduğuna inandığım Dolunay zamanlarında bir sofra kurup onu misafir ediyor, sabırla konuşmayı beklemiş olan İskelet Kadın’a yüzümü bir cesaret dönüyorum. Dolunay, bana bu ritüeli yapmam gerektiğini hatırlatıyor. Gökyüzündeki o parlak yuvarlak, İskelet Kadın’ın dazlak kafasının yeryüzüne çıkma vaktinin geldiğini gözler önüne seriyor.

 

Onun soruları ise binlerce yıldır aynı:

🌀 Daha fazla hayat üretmek için bugüne daha çok hangi ölümü vermeliyim?
🌀 Neyin ölmesi gerektiğini biliyor, ama buna izin vermekte duraksıyor muyum?
🌀 Sevmem için bende ölmesi gereken nedir?
🌀 Hangi güzel-olmayandan korkuyorum?
🌀 Güzel-olmayanın gücü bugün benim ne işime yarar?
🌀 Bugün ölmesi gereken nedir? Yaşaması gereken nedir?
🌀 Hangi hayatın doğmasından korkuyorum?
🌀 Şimdi değilse, ne zaman?

Perdeleri iyice açıyor, Dolunay ışığını evimin salonuna dolduruyorum. Bu soruları kimi zaman kendi kendime sesli bir şekilde, kimi zaman yazarak ancak her birini dikkatle, içimde mutlaka demlendirerek yanıtlıyorum. Atlamadan, kaçmadan, içinden kurtlar fışkıran gözlerinin ta içine bakarak. Kaçsam da ondan fazla uzaklaşamayacağımın bilinciyle, İskelet Kadın’ın nereye gitsem arkamda hoplayıp zıplayarak benimle geleceğini unutmamaya çalışarak. Her şey bittiğinde, yumuşak bir müzik açıp ölümün sessizliğini bozuyorum.

“…dadme la muerte que me falta…
…bana ihtiyaç duyduğum ölümü ver…”

Artık yeni bir yaşama hazırım.

Ece Gizem Kubat

[1] İlic, Deniz Tansel. (2015). Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültürel Çalışmalar Derigisi. Yaratıcı Endüstrileri ve İletişim Alanını Kurtlarla Koşan Kadınlar Üzerinden Okumak, 2(2): 309-316. doi: 10.17572/mj2015.2.309316

Diğer Alıntılar: Estes, P. Clarissa. (1992). Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler. H. Atalay (Çev.). İstanbul: Ayrıntı.

Görsel: Dimitra Milan

La Loba, Jacyln E. Atkinson
error

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir