Duygusal Açlığımız: Yatay/Mikro Beslenme


Yazılar / Perşembe, Mayıs 9th, 2019

Her birimiz bir enerji bedenine sahibimiz, yani bir Astral/Duygu bedenine. Çok yoğun enerjiler barındıran bu bedenimiz, fizik bedenimizin etrafını bir koza gibi sarıp sarmalar. İçerisinde sevgi, neşe, huzur gibi duyguları bulundurduğumuz kadar korku, endişe, nefret gibi duygulara da yer veririz. Her duygunun da kendisine ait yüksek veya düşük frekanslı bir enerjisi vardır; insanın genel enerjisini de bunların toplamı oluşturur. Varlığımız, bu duyguların farklı renkleriyle etrafa dalga dalga yayılır.

Bir kadın veya bir erkekle ilişki kurmaya başladığımız andan itibaren ise, bu enerji alanlarımız arasında görünmez ipliklerden bağlar oluşmaya başlar. Her iletişim kurduğumuzda bu iplikler sarsıntılı bir yolculuğa aracı olur; birbirimiz arasında enerji taşırlar. Diğer bir deyiş ile, kendimizi bir insanla iletişime açtığımızda tüm duygu ve düşüncelerimizi yani korkularımızı, sevincimizi, bilinçaltımızı, yargılarımızı da açar, bu iplikler üzerinden karşılıklı olarak birbirimize aktarmaya başlarız. Enerji alanlarımız arasında bir alışveriş, bir beslenme durumu oluşur.

Sevgiyi, kahkahayı, güveni, şefkati paylaşabildiğimizde birbirimizin enerjisini besler, zenginleştirir ve dengeleriz. Peki ya kendimizi mutsuz, endişeli, korku dolu veya stresli hissediyorsak? Bulunduğumuz bu duygu hallerinden kaçmak, kendimizi “iyi” hissetmek için ilişkide olduğumuz kişilerden enerji alarak kendimizi dengelemeye çalışırsak bir vampire dönüşürüz, bir enerji vampirine. Buna Yatay veya Mikro Beslenme denir. İster bir arkadaşlık isterse romantik bir ilişki olsun mekanizma hep aynı şekilde çalışır. Olumsuz duygularımızı paylaşmayalım demek değildir bu, ancak paylaşımda bulunurken amacımızın gerçekten yardım istemek mi yoksa kendimizi acındırmak mı olduğu arasındaki ince sınıra önem göstermeyi de beraberinde getirir.

Bunu neden yaparız?

Krishnananda ve Amana’ya göre [1], bizler çocukluğumuzda büyük ihanetlere uğradık ve güvenimiz derinden sarsıldı. Kendimizi ifade etme, fikrimizin dinlenmesi, kendimize ait bir alanımızın hatta bedenimizin olması gibi ihtiyaçlarımız hep karşılıksız kaldı. Bu karşılanmayan ihtiyaçlarımızın hepsini bir sepete koyduk, kolumuza astık ve büyüdük. Yaş aldık, boy attık ancak ihtiyaçlar sepetimiz de biz nereye gittiysek peşimizden geldi. Şimdi kaç yaşında olursak olalım, bir olay yaşadığımızda çocukluğumuzda karşılanmamış olan o ihtiyaçlarımız bir anda tetikleniyor ve “Duy beni! Sana çok ihtiyacım var!” diye feryat figan bağırmaya başlıyor. Bu ihtiyaçları duyamadığımızda veya görmezlikten geldiğimizde ise ilişkide olduğumuz insanlardan bunu talep eder, ondan enerji emer duruma geliyoruz. Sepetimizi onun başından aşağı boşaltıyor, içerisine her ne attıysak hepsinden onu sorumlu tutuyoruz. Aramızdaki aslında çok kırılgan olan o narin ipliklere sıkı sıkıya tutunuyor, sahip olamadığımız her ne varsa ondan elde etmek istiyor, gerçekleşmediğinde ise, ki bu hiçbir zaman olmayacak, yine onu suçluyoruz.

Kendimden örnek vermek gerekirse, ebeveynlerimden sağlıklı bir şekilde alamadığım karar verme, kendi hayatıma yön verme ve liderlik etme becerilerimi geliştirmek yerine bu sorumluluğu partnerime yükleyerek ilişkimize büyük bir kaos getirdim. Kendim düşünüp tartışarak adım atmam gereken şeyleri zamanla tamamen ona yönelterek hem kendi hayatımın hem de ilişkimizin yönünü belirleme sorumluluklarını bindirdim, sepetimi eline tutuşturdum. Bunu yaptıkça kendi ihtiyaçlarımla olan iletişimim giderek koptu ve içimle bağlantıyı sağlayamaz hale geldim; gücümü kaybettim ve onun da enerjisini kaybetmesine sebep oldum. Her şey bir an önce olsun ve hep iyi olsun istiyordum. Bunun sonucunun büyük bir nevroz olduğunu ilk elden söyleyebilirim.

Sadece partnerimizle olan ilişkimizde değil kendi kendimize vakit geçirirken yani kendimizle olan veya arkadaşlarımızla aramızdaki ilişkilerde de aynı davranış kalıbını kullanabiliyoruz. Ayaklarını yere vura vura bağıran, kendilerini ebeveynlerinin önünde yerlere atan çocuklar gibi yaşam “kafamızdakine” uymayınca uysun diye türlü çareler arıyor, kendimizi bir insandan diğerine, bir meşgaleden ötekine atıyoruz. Bağımlılıklar geliştiriyor, kendi gerçeğimize bakmamak için geliştirdiğimiz bu ego stratejilerine sıkı sıkıya tutunuyoruz. Elimizin sürekli telefona gitmesi, özellikle konuşmak istemesek bile bir arkadaşımızı aramak veya mesaj atmak, sosyal medyada boş gözlerle dolaşmak, saatlerce dizi izlemek, aç olmasak da bir şeyler yemek gibi eylemlerle daimi olarak yaşamımızın sorumluluklarından kaçma ve hep “daha iyi” hissetme çabasındayız. Bunların hepsi Yatay/Mikro beslenme olduğunu ve asla bizi aradığımız doygunluğa ulaştıramayacaklarının farkına varmak durumundayız.

Aslında hepimiz duygusal bir açlık içerisindeyiz ve kendi duygularımızın sorumluluğunu almaktan kaçınmak için bu yükü kendimizden başka her şeyin üzerine yüklemeye and içmiş gibiyiz. Oysa tüm bu stratejiler özümüzde kendini mutsuz, değersiz veya yetersiz hisseden biri olduğumuz gerçeğini asla değiştirmeyecek ve hatta daha beter hale getirecektir. Başkalarının ilgi ve onayına muhtaç yaşayacak, kendi değerimizi onların üzerinden belirleyecek ve kölesi haline geleceğiz demektir.

Peki ne yapacağız?

Öncelikle ben, sadece bir insan olduğum için, bu hayatta yaşam savaşı veren bir ruh olduğum için ve “ben” olduğum için değerli olduğumu anlamam gerekiyor. Kendi değerlerim doğrultusunda kendi gerçeğimi yaşamam, “uyum sağlama” çabamı bir kenara bırakmam ve kendi kendimi besleyip mutlu olmayı öğrenmem gerekiyor.

Ardından da artık Dikey/Makro beslenmeye başlamamız gerektiğini anlamamız gerekiyor.

Devamı bir sonraki yazıda.

Ece Gizem Kubat

[1] Krishnananda & Amana. (1996). İlişkilerin ABC’si.

Görsel: Avatar filminden bir sahne.

4 Replies to “Duygusal Açlığımız: Yatay/Mikro Beslenme”

  1. Valla bravo, süpper yazı. Bu iplik benzetmesini “sevgi bağı” ya da “kalplerimiz arasında borular var” diyerek kendi çocuğuma anlatmaya çalışıyorum. Çok güzel benzetme olmuş. Senin versiyonunu arttırıyorum: Bence tüm insanlar ve hatta canlı cansız herşeyle aramızda senin anlattığına benzer bağlar ya da iplikler var 🙂

    1. Önder çok teşekkürler, ben de sana katılıyorum. Bunun idrakı dünyaya başka bir gözle bakmayı sağlıyor. Çocuğun çok şanslı. 🙂 Sevgiler,

  2. Günümüz sosyal medya dünyasında, insanların kalabalıklar içerisinde yaşadığı yalnızlığının kök sebep analizine doğru bir yolculuk imgesi yarattın zihnimde. Teşekkür ederim genç kadın 😎👍

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir