Hayatta yaptıklarımız, sonsuzlukta yankılanır.*


Yazılar / Salı, Şubat 11th, 2020

Performans sanatının öncülerinden Marina Abromoviç, 1974 yılında, kendi vücudunun ve seyircinin sınırlarını zorlamak ve görebilmek amacıyla, “Rhythm 0” isimli performansını sergiledi. Sahnenin önüne bir masa yerleştirdi ve üzerine yetmiş iki adet nesne koydu. İzleyicilerin bu nesneleri kendi üzerinde kullanmalarını serbest bıraktığını ve tüm sorumluluğu aldığına dair bir yazı bıraktı. Bu nesneler gül, tüy, bal gibi keyif verebilecek şeyler olduğu gibi, makas, bıçak, neşter gibi işkenceye zemin hazırlayan şeylerden oluşuyordu. Gösterinin başında izleyiciler çekingen ve yumuşak davranmış, Marina’ya güller sunmuş, içmesi için su vermişti. Toplam 6 saat süren bu gösterinin ilerleyen dakikalarında Marina taciz edildi, kıyafetleri makasla kesildi ve boğazı bıçakla kesilerek kanı içildi. Bir seyirci kafasına silah dayadı, bir başka seyirci müdahale etti ve çıkan kavgayla gösteri son buldu.

Gösteri bittiğinde hareket etmeye başlayan, her yeri kan içinde olan Marina ile yüzleşmekten korkan izleyiciler, büyük bir hızla ondan kaçmaya başladılar. Herkes oradan kaçtı. Performansın başında tüm sorumluluğu aldığını belirten Marina ise kimseye bir şey demedi, dava açmadı, otel odasına gitti ve aynada yüzüne bakarak yaşadıklarından kendisine bir anlayış çıkardı.

Bir nevi psiko-sosyal deney olan bu performansa bakarak, yaptıklarımızın bir sonucu olmadığına inandığımızı söyleyebilir miyiz? Yaptıklarımızın sorumluluğunu alma zamanı gelince, tıpkı Marina’dan kaçan insanlar gibi o sonuçlardan kaçıyoruz. Nedensellik ilkesi, bize bunu yapmamamızı söylemek için vardır. Her sonuç, bir nedene bağlıdır ve belirli nedenler belirli sonuçları yaratır. Bizler neden-sonuç ilişkisinin hüküm sürdüğü bir fizik dünyada yaşıyoruz. Ancak her etkiye karşı bir tepki olduğunu çabucak unutuyor, “işimize gelmediği” bir durumda ya olanı yok sayıyor ya da karşı tarafı suçluyoruz. Oysa ki bilmemiz gereken temel şeylerden biri, kendimizden kaçamayacağımız gerçeğidir.

Yaptığın şey, sana aittir.

Söylediğin söz senindir ve elçiye zeval olur.

Sorumluluk almamanın bir diğer yolunu ise, “iyi” olarak nitelendirdiğimiz olayları kabul ederken “kötü” dediğimiz olayları reddetmek ile bulduğumuzu söylersek yanlış olmaz. “Bu insan başta hiç böyle değildi, artık tanıyamıyorum!”, “İş bulamıyorum, herkes torpille bir yere giriyor.”, “Borç verdim ancak hala bana geri vermedi.”, “Ekmek aslanın ağzında!” gibi her gün duyabileceğimiz cümleler, üç yıl önce kendisine yalan söyleyen arkadaşını, mesaiye kalmasını isteyen patronunu, köşedeki çakal esnafı, ekonominin durumunu, hükümetin kararlarını, yan komşunun köpeğini suçlamaktan ve kendi karakterin ve davranışlarınla ilgili sorumluluğu, kendinden başka her şeye atmaktan başka bir işlevi bulunmuyor.

Oysa ki yaşamım, benim karakterimin bir yansıması. Ben değişmedikçe, ben kendi sorumluluğumu almadıkça dünya da değişmeyecek. Neden değişsin ki? Ancak ve ancak yaşamımın “benim” bir yansımam olduğunu fark ettiğimde başka bir davranışta bulunma seçimini yapabilirim. Başka bir düşünceyi, başka bir hareketi seçebilirim. Atacağım tüm o farklı adımlar bambaşka bir gerçeklik oluşturmaya başlar. Tüm o farklı ayak izleri bir araya gelerek, dünyayı değiştirmek için gerekli olan adımları atar.

“Karar, aklın durması halidir.”

Peki ya bir durumun iyi veya kötü olduğuna, bulunduğumuz uzay-zaman konumundan gerçekten karar verebilir miyiz? Lao Tzu’nun anlattığı bir öykü bu konuyu incelikle anlatır:

“Efendim köyde yaşlı, çok fakir bir adam varmış. Ama kral bile onu kıskanırmış. Çünkü dillere destan bir beyaz atı varmış. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. İhtiyar demiş ki:

– Bu at, sadece bir at değil bir dost benim için. İnsan dostunu satar mı?
Dermiş. Bir sabah bakmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış:
– Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın.

İhtiyar demiş ki:

– Karar vermek için acele etmeyin, sadece ‘At kayıp’ deyin. Çünkü gerçek olan sadece bu, ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi. Yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç, arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, kendi kendine dağlara gitmiş. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.
– İhtiyar, sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün oldu.

İhtiyar demiş ki:

– Karar vermek için gene acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu, ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç, birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında fikir yürütebilirsiniz?
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemiş açıktan ama içlerinden bu herif sahiden gerzek diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara demişler ki:

– Bir kez daha haklı çıktın. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın demişler.
İhtiyar cevap vermiş:

 – Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu… Ötesi sizin verdiğiniz karar… Ama acaba ne kadar doğru… Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir neler olacağı size asla bildirilmez…

Birkaç hafta sonra, düşmanlar çok büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler:

– Gene haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…
İhtiyar:
– Siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Tanrı biliyor.

Lao Tzu, etrafına anlattığında öyküsünü şu nasihatle tamamlarmış:

“Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar, aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. Karar vermek, bilgelik gerektirir, unutmayın…”

Seçimlerimizin Sorumluluğunu Almak

Yaşamı yargılamak çok kolay ve bilirsiniz, kolay ise her zaman bir bit yeniği vardır. Bu hayat zordur anlamına gelmez, sadece daha bilge düşünmemiz gerektiğini ve bilemeyeceğimiz, henüz anlayışımızın yetmeyebileceği durumların olabileceğini gösterir. Mikro anlayışımıza göre ters veya kötü gelen bir durum, makroda yani büyük çerçevede her zaman iyidir. Yaşananların sana öğretecekleri, anlaman gereken önemli şeyler vardır. Biz göremeyiz, bilemeyiz ancak olmakta olana güven duymayı başarabiliriz. Sonuç iyi olunca doğru, kötü olunca yanlış diye bir şey yoktur bu evrende ve olmayacaktır da. Makro açıdan her şey olması gerektiği gibidir ve öyle olmuştur. Çünkü, olmayı başarmıştır; olabilmiştir.

Hakiki kabul ve kendini akışa bırakabilmek, burada yatar.

Şu anda kiminle birlikteysen, şu anda birlikte olman gereken kişi tam olarak o insan. O zamanlar her kiminle birlikte idiysen, o sırada senin için “doğru” olan kişi, o insan. Her ne yaşandı ise, olması gerekenler onlardı. Başka bir şey olamazdı; zira olabilseydi, zaten başka bir şey olurdu.

Önemli olan, hepimizin kendisine sorması gereken tek bir soru vardır: Yaşadıklarımı ve bu insanları ben neden seçtim?

Sorumluluk almak, işte tam olarak buradan başlar.

Ece Gizem Kubat – Copyright@2020

*”What we do in life, echoes in eternity.” – Maximus, Gladyatör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir