İkigai ve Logos


Yazılar / Pazartesi, Haziran 25th, 2018

Bir şeyler eksik. Ama hep…

Verimlilik 301: Multitasking Vebası ve İzafiyet yazısını yazarken değindiğim, uzun zamandır aklımı kurcalayan bir konuydu bu: Hayatımızdaki eksik şeyler. Nelerdi bunlar? Daha iyi bir ev, iş, eşyalar, sevgili, arkadaş, tatil…hemen hemen her şey. “Tamam!” diyeceğimiz noktayı sayısal verilere göre belirlememizden ve ne kadar yükselse de o rakamların doyurduğunu hiç hissedemeyişimizden bahsediyorum. Ara sıra her şeye el atıp da hepsini ortada bırakan “yarım yanım”la oturup kendimizi eksik hissetmemiz üzerine tartışıyor, nerelerde hata yaptık diye kafa patlatıyor, dertleşiyoruz. Hangi adımları yanlış attık da hala tatmin duygusunun yakınından bile geçmiyoruz, merak ediyoruz. Bir yerden sonra o bana yine denemek istediği yeni şeyleri anlatıyor, ben de her seferinde beni hiç dinlememiş olduğunu, yaşadıklarımızdan bir şey öğrenmemiş olduğunu tekrar fark ediyorum. Yetersizlik, yetişememezlik, eksiklik hislerimizi hatırlatıyorum ona, o da haklısın aslında gibi bir şeyler mırıldanıp hayallerini anlatmaya devam ediyor.
Çocuk gibi.

Yaşadığım çevre tarafından belirlenmiş şartlar altında olmak kaydıyla, ancak başarılı olursam mutlu olabileceğime dair bir inançla büyüdüm ve büyüyoruz. Kendimize göre bir başarı tanımı yapabilmek şöyle dursun, şu üniversiteden mezun olmak, ismi bilinir şu şirkette çalışmak, o tatile gitmek, bu eşyayı almak gibi yaşama dair elimize son derece net bir reçete tutuşturulmuş durumda. Ona harfiyen uyduktan sonra hissettiğimiz hayal kırıklığı, boşluk, hayatla ne yapacağını bilememe halleri ise, eh, ilaçların yan etkileri. Zamanla yaşamdan iyice keyif alamama, sadece hafta sonları için çalışma veya çalışmadığında içerisinde kaldığın o boşlukla ne yapacağını bilemediğinden çalışmaya devam etme (Pazar Nevrozu [3]), ne tatilin ne de paranın hiçbir zaman yetmemesi gibi durumlar da yeni bir hastalığın semptomları.
Varoluşsal kriz.

Bu duygularla ilk karşılaştığım zaman 3 sene öncesiydi. Kelimenin tam anlamıyla yıllarca okuyup didindikten sonra kendimi her gün ağlarken ve “Her şey bu kadar mı? Hayat bundan mı ibaret?” sorularıyla baş başa bulmuştum. Kendimin değil başkalarının hayallerini ve gerçeklerini yaşamış olduğum ve şimdi yılların bedelini ödediğim gerçeği ağırdı. Bu yaşadıklarımın anlamını ve “anlam” kelimesinin diğer boyutlarını ise sonradan öğrenecektim.

İkigai

Uzun ömürleriyle meşhur Japonlara göre bu krizi yaşamamıza engel olacak olan şey, kendi ikigaimizi bulmamız. İkigai, ikiru (yaşamak) ve kai (umut ettiğiniz bir şeyin gerçekleşmesi) kelimelerinin birleşmesiyle meydana geldiği düşünülen, varoluş amacı anlamını taşıyan bir kelime [1]. Herkesin kendisine ait bir ikigaisi olduğuna inanan Japonlar, her sabah uyandıklarında onları yataktan coşkuyla kaldıran nedenin ikigaileri olduğunu söylüyorlar. Yapmak için doğdukları şeyi yapmaları, zaman ve mekandan kopararak akışta, mutlu ve huzurlu hissetmelerini sağlayan şey yine ikigaileri. Emeklilik kelimesini lügatlarından kaldıran ve ömürleri yettiğince hareket halinde olan Japonlar, uzun ve sağlıklı yaşamalarının sebeplerinden biri olarak da yine ikigai felsefesini gösteriyorlar [2].

Peki ikigaimizi nasıl buluruz? Kendimize şu soruları sormakla başlayarak:

  • Neyi seviyorum?
  • Dünyanın neye ihtiyacı var?
  • Bana ne için para ödeniyor?
  • Yapmakta iyi olduğum şey nedir?

Bu  dört sorunun ortak yanıtı, yani Tutkunuz (Passion), Göreviniz (Misson), Eğilim/Beceriniz (Vocation) ve Mesleğinizin (Profession) olan şey sizin ikigainiz olmuş oluyor. Elbette ki bu beş dakikanızı ayırıp da bulabileceğiniz bir şey değil. Japonlar ikigaimizin özümüzün derinliklerinde saklı olduğuna, onu bulmak için dürüst ve derin bir kazıya ihtiyacımız olduğuna ancak onu bulmaya mutlaka değdiğine inanıyorlar. Nitekim, Japonya’da 2010 yılında 2.000 kişi ile yapılan bir ankete göre katılımcıların %31’i ikigailerini bulabilmiş. [1]

Diğer yandan felsefeye göre bu dörtlüyü karşılayan bir işle meşgul olmadığımızda yaşayacaklarımız aşağı yukarı şu şekilde:

  • Para kazanamıyorsak, memnuniyet ve doygunluk hissederiz ancak maddi gelirimiz olmadığından kendimizi güvenliksiz hissederiz.
  • İyi olduğumuz bir işi yapmıyorsak, heyecan ve rahatlık vardır ancak belirsizlik duygusu bize hakimdir.
  • Sevdiğimiz bir işi yapmıyorsak, rahat hissederiz ancak boşluk ve anlamsızlık duyguları içinde yüzeriz.
  • Dünyanın ihtiyacı olan bir işle meşgul değilsek, yaptıklarımızla tatmin olsak bile kendimizi işe yaramaz hissederiz.

Özetle ikigai felsefesi, özümüzde olanı, yani doğuştan gelen yeteneklerimizi keşfedip kullanmadığımız bir hayatın bizi boşluğa sürükleyeceğini, yaşamı eksik, anlamsız ve mutsuz bulacağımız tezini öne sürüyor.

Logos

Ikigainin 20. yüzyılda tekrar keşfedildiğini söylemenin yanlış olmayacağını düşünüyorum. Avusturyalı Nörolog-Psikiyatrist Viktor E. Frankl, Auschwitz dahil 4 ayrı toplama kampında üç yıl geçirdikten sonra, orada yaşadıklarını ve gözlemlediklerini kendi teorileriyle birleştirerek “anlam” üzerine kurguladığı Logoterapi isimli terapi modelini geliştirdi. Yunanca “Anlam” anlamına gelen “Logos” kelimesinden türeterek isim verdiği bu terapi, hayatın anlamını sorgulamasının insanın temel bir dürtüsü olduğu düşüncesine dayanıyor. Anlamsızlık duygusunu bir nevrozun belirtisi olarak değil, bilakis, insan olmanın bir kanıtı olarak görüyor. “Kendimi boş hissediyorum.” diyerek gelen danışanlarının artmasının sebebinin ise insan davranışını yönlendiren hayvani içgüdülerden ve alışageldiği geleneklerden uzaklaşılması olduğunu düşünüyor. Hiçbir gelenek veya içgüdü insana ne yapacağını söylemediğinde ortada kalan kişi ya başkalarının yaptığı şeyleri yapmayı arzuluyor ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istediklerini yapıyor. Kısaca, kendisi ne istiyor, hiç bilmiyor.

“Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl’a katlanabilir.” diyen Nietzsche’yi alıntılıyor Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı” isimli kitabında. Bu anlamın yalnızca kişinin kendisi tarafından bulunabilen eşsiz bir yapıda olduğunu ve kişiye yaşamaya devam etme gücü vereceğini anlatıyor. Genelde bir “can sıkıntısı” olarak kendini gösteren varoluşsal boşlukla baş etmek için kişinin kendi anlamını, gizli logos’unu (yani ikigaisini) bulması gerektiğini savunuyor.

Frankl’a göre insan yaşamın anlamını üç farklı yolla keşfedebilir:

  1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak: Başarılı olma.
  2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek: İyiliği, doğruluğu, güzelliği, doğayı, kültürü vb. yaşama; bir insanı sevme.
  3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek: Acının kaçınılmaz olduğu durumlarda kişisel trajediyi bir zafere dönüştürme, acıdan anlam çıkarma. [3]

Tüm bunların geçtiğimiz sonbaharda kendim için şöyle bir biçim kazandı: Üniversitede 4,5 sene boyunca devam ettiğim Cankurtarma ve İlkyardım Topluluğu’nda (OCİT) ilk yardım eğitimleri aldım; farklı koşullarda ve farklı gruplara eğitimler organize ettim ve ilk yardım dersleri verdim. Bunları neden yaptığımı çok da sorgulamadığımı yıllar sonra şimdi fark ediyorum. Bana o zamanlar iyi gelen şeyler, topluluğun hala görüştüğüm çok yakın arkadaşlarımı bana kazandırması, çok eğlenmem, organizasyon yapmam ve sunum yapma becerilerimi geliştirmemdi. Elektriksiz, ısıtmasız, musluğundan su akmayan bir binada, üzerime kat kat giysi giymiş konu anlatırken, ilginçtir, nedenini sorgulamak pek aklıma gelmemişti. Geçtiğimiz Kasım ayında yeniden bir anaokulun öğretmenlerine ve velilerine ilk yardım dersi verme şansını yakaladım. Bilgilerim taze olmadığından her iş çıkışı yorgun da olsam yolda ve evde okumalar yaptım; notlarımı ve sunumlarımı düzenledim. Eğitim günü, önceden de olduğu gibi, hem keyifli hem de stresli geçti benim için. O akşam tertemiz bir uyku uyudum ve tüm hafta içim yumuş yumuş olmuş bir şekilde dolaştım. Huzurluydum.

Şimdi anlıyorum ki, topluluktayken de o gün anaokulunda insanlara öğrendiklerimi aktarırken de yaptıklarımın bir anlamı olduğuna inanıyordum. Bildiklerimi anlatmaktan keyif alıyordum. Nasıl daha iyi ve kapsamlı anlatabilirim diye düşünüp çalışırken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum, akıştaydım. Para kazanmıyordum ancak bir yandan kimsenin bu bilgilere ihtiyacı olmamasını umarken bir yandan da akıllarında birkaç şey bile kalsa faydalı olacağını biliyordum. Biliyordum ki, dünyada birilerinin bu bilgileri ihtiyacı olabilirdi. Vereceğim en ufak bir bilgi, kazandırılacak bir saniye bile hayat kurtarabilirdi. Bunlar benim için yapmaya ve uğruna uğraş vermeye yeterince değerdi.

“Hayatımızın anlamını biz yaratmayız, onu keşfederiz.” der Sarte. Kendi ikigaimi veya logosumu henüz tam olarak keşfedebildiğimi söyleyemem ancak aramaya başladığımdan beri her zamankinden daha yakınım. Anlamın, hiçbir zaman oturduğum yerde bana gelmeyeceğini biliyorum. Bulunduğum yerde bulabilecek olsaydım, bu boşluğu zaten en başta hissetmemem gerektiğini görebiliyorum. Şimdi en azından hissedebiliyorum: Dile ha geldim, ha geleceğim… Bu yolda, Frankl’ın da dediği gibi, “mücadelenin umutsuzluğunun, bu mücadeleyi anlamsızlaştırmadığından emin olarak cesur olmayı sürdürme”ye niyetliyim.

Ece Gizem Kubat

[1] The Japanese concept of Ikigai could be the secret to a long, meaningful life
[2] Garica, Hector ve Miralles, Frances (2016). Ikigai – Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı.
[3] Frankl, Viktor E. (1946). İnsanın Anlam Arayışı. 

Görsel: Wieck, Nigel Van (1990). Q Train.

error

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir