İnsan Yaşlandıkça Çocuklaşıyor


Yazılar / Pazartesi, Ağustos 19th, 2019

Adını bilmediğim ağaçların gölgesini birbiriyle uyumdan uzak, muhtemelen eş dosttan toparlanmış masa ve sandalyelerin doldurduğu en sevdiğim kafenin bahçesine, büyük bir sabırsızlıkla daldım. Biraz nefes almam gerekiyordu. Önce her zaman yaptığım gibi etrafa kısa bir göz gezdirdim. Bahçe, bir duvarına gelişigüzel bir şekilde boyanmış grafiti ile ve yan yana dizilmiş eski sandalyelerin birbirlerine tezat görünümüyle içerideki nizami düzenden ayrılıyordu. Duvarlar arasında asla barınamayanların temsilcileri, dışarıda istedikleri gibi dağılmış ve yayılmışlardı. Ağaçların dallarına asılmış ampuller, buraya bir de akşam gelinmesi için davetiye çıkarıyordu. Toprağın ve taşların üzerinde birbirine karışan sarı ve yeşil yapraklar, tıpkı geçmişim ve geleceğim gibi etrafıma serpilmişlerdi; ne yana dönersem döneyim onlardan kaçamıyordum.

Her köşesini sevdiğim bahçeyi hızlıca taradıktan sonra fazla kalabalık olduğuna kanaat getirerek oturmak için tekrar içeri geçtim. İlk kahvemi aldım ve kendime üst katta çiçek kokulu bir pencere kenarı layık gördüm. Etrafımdaki masalarda çoğunlukla kendi halinde ders çalışan veya son dakika işlerini yetiştiren hafta sonu yorgunları vardı. Kulağıma ilişen hafif müzik için kafe çalışanlarının güzel zevkine içimden teşekkür ettim ve ilk derin nefesimi bu sakin notalarla aldım. Az sütlü filtre kahvemde özgürlük tadı vardı.

Elimde kahve, pencereden bahçedeki ağaçları izlerken son birkaç yılda ne kadar çok değiştiğimi düşünmeye başladım. Bugünlerde bunu çok sık yapıyordum. Çevremdeki insanlardan mutluluk tanımıma kadar öyle çok, öyle temel şeyler değişmişti ki! İçtiğim kahve sadeden sütlüye geçmişti örneğin; hayatın daha yumuşak ve köpüklü yönünün tadına keşfetmeye başlamıştım. Ağaçların yeşilliğinden gökyüzünün maviliğini göremediğim yerlerde daha çok huzur bulduğumu fark etmiştim sonra. Kendimi sürekli yemyeşil parklarda, ucu görünmeyen ormanlarda, tanımadığım insanlarla birlikte hiç bilmediğim patikalarda bulmaya başlamıştım. Artık gözlerim sık sık dağları arıyordu. Yıllarca mutluluğu deniz kıyılarında arayan beni Ankara’nın bozkırı, okulumun yeşil yolları terbiye etmişti sanırım.

Kahve fincanının dibine yaklaşırken bir anda içimde öylece yükselen, konudan konuya seken seslere bu sefer şaşırmadım. İkinci kahvemi aldım ve sesleri biraz olsun susturmak için pencereyi açtım. Gerçekten biraz nefes almam gerekiyordu. İnsanların aynı anda konuşmaları çok tatlı bir uğultu olarak kulağıma çalındı. Bahçeyi izleyen yorgun gözlerim üniversite öğrencileri olduklarını tahmin ettiğim dört arkadaşta durdu. Ellerinde birer defter ve kalemle ikili gruplara ayrılmışlardı. Biri diğerine sorular soruyor, cevapları çok kısa not alıyordu. Belki yaz okulu öğrencileriydiler, belki de bir anket üzerinde çalışıyorlardı. Bu dört arkadaş da ne kadar büyük, ne kadar kendinden emin görünüyorlardı öyle! Hallerine bakılırsa bahçedeki gençler(!) yaşamı bir şekilde benden daha iyi biliyorlardı. Aşağı inip onlara birkaç soru sormaya dair muazzam bir istek duydum. Mesela ellerindeki defterlerde yaşamın ve mutluluğun sırları yazıyordu değil mi?

“Üniversite öğrencileri” diye düşünmenin de garip geldiğini fark ettim birden. Kendim mezun olalı kaç sene olmuştu ki? Oysa okul yıllarımla ilgili ne zaman konuşsam orta çağdan bahseder gibi bahsediyordum. İç diyaloğumun elinden sazı geri alırken güldüm: Demek ki söylenenler doğruydu, insanlar yaşlandıkça çocuklaşıyordu.

Peki, ben de o yaşlarda bu kadar olgun, özgüven sahibi ve ne yaptığını bilen birisi gibi mi görünüyordum? Sanmıyorum. 20’li yaşların başında küçük bir kızdım ben. Şimdi ise 27 yaşımdayım ama kendimi hiç bu kadar küçük hissetmemiştim. Lisedeyken 25 yaş üzeri benim için büyümüş kişi demekti. Kocaman bir kadındı. Hayattan ne istediğini bilen ve onu alabilen kişi demekti. Hayatını bir düzene sokmuş kişiydi. Yıllardır beklediğim yaşları gün be gün tüketirken, hayal ettiğim kadınla yakından uzaktan alakam yokmuş gibi hissediyorum. İki ileri bir geriden hallice yolumu el yordamıyla arıyor ve sürekli hata yapıyorum. Başkaları da hatalar yapıyor mu acaba diyerek gözümü sürekli yolumdan ayırıp etrafı kolaçan ediyorum. Kendini başkalarıyla karşılaştırmak mutsuz olmanın en kolay yolu aslında, bunu da biliyorum ancak kendimi tutamıyorum.

Derken o pencere kenarında bir şarkı denk geldi birdenbire ve ben hatırladım: Ama, neyse ki ama, hayat zaten hep böyle değil miydi? Ne sonsuz bir mutluluk hali, ne de bir mutsuzluk girdabı. Hayat, hissettiğimiz ve yaşadığımız her neler ise hepsinin toplamıydı. Çocukluk da yetişkinlik de içimizde vardı ve kendi yerlerini ve zamanlarını bilirlerdi.. Tek bir doğru yoktu, hiçbir zaman olmayacaktı. Biz yeter ki var olanı yaşamaktan korkmayalım, sonra yaşam kendi yolunu zaten bulurdu. Buket Uzuner’in o sıcacık romanında kahraman da şöyle isyan etmiyor muydu:

“Kim yaşamı tamamen düzene sokabilmiş ki? Düzene girecek bir şey midir yaşam? Her an her şeyin olası olduğu, sahiplenilmiş hiçbir aşkın soluk alamadığı, süreklilik denen şeyin delik deşik edildiği bir zaman tünelinde, yaşamı düzene sokmak ne demektir? Allah aşkına? Kim uydurur bu kavramları ve salar toplumun üstüne?”[1]

Pencereyi yavaşça kapattım. Sesler kesilince yine sadece o hafif müzik duyulur oldu. Bakışlarımı ağaçlara doğru kaldırırken ikinci kahvemi bitirdim.

Nefes almak ve çocuklaşmak için gerçekten güzel bir gündü.

Ece Gizem Kubat

[1] Uzuner, Buket. (1997). Kumral Ada Mavi Tuna. İstanbul: Everest Yayınları

Görsel: Tarafıma aittir.

error

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir