Kimin Hayatını Yaşıyoruz?


Yazılar / Pazartesi, Kasım 12th, 2018

“Şimdi evime girsem bile,
Biraz sonra çıkabilirim.
Mademki bu esvaplarla ayakkaplar benim
Ve mademki sokaklar kimsenin değil.”
– Orhan Veli Kanık

“Multipotentialite” (Çok Potansiyelli) kelimesini daha önce duymuş muydunuz? İlk kez 1972 yılında tanımlanan ve son birkaç yıldır sıklıkla anılmayan başlayan bu kelimeyi temel alan Emilie Wapnick, üzerine bir kariyer inşa etmiş. Bir kariyer koçu, yazar, tasarımcı ve blogger olan Emilie’nin söylemi o ki, her insanın yaşamında meslek edinebileceği veya “kaderi” olabilecek tek bir meslek olduğu şeklinde yönlendirildiğimiz kültürlerde yaşıyoruz. Bize deniliyor ki, odaklanmak ve yaşamını idame ettirmek için ilgi alanlarından sadece birini seçmelisin; seçemiyorsan, sende bir sorun var demektir. Hiçbir alanı seçemeyen, aynı anda farklı birkaç alanla ilgilenmek isteyen karakterine dair uzun süre şüpheye düşen ve kendini yalnız hisseden Emilie’nin vardığı sonuç ise şu: Tek bir şeye odaklanamıyor ve pek çok farklı işi bir arada yürütmeyi tercih ediyorsan veya birden fazla mesleği birleştirerek kendin için yeni ve yaratıcı alanlar keşfedebiliyorsan, sen bir Multipotentialite (Çok Potansiyelli) olabilirsin ve bu diğer her şey kadar normal bir durumdur (Web sitesinde kendi yöneliminize bakabileceğiniz İngilizce bir mini test bulunuyor).

“Bir Baltaya Sap Olamadın!”

Aslında Emile’nin hikayesi kulağa hiç yabancı gelmiyor. Bugün, gündüzleri gömleğiyle masa başında çalışan bir bireyin akşamlarını dans ederek geçirdiği gibi basit bir gerçek bile pek kabul edilebilir görünmüyor. Yansıması, yadırganma, yargılanma ve dışlanma olarak yer bulabiliyor. Bu yansımaların ilk tohumunun çocukluğumuzda atıldığını söylemek ise yanlış olmaz. Emilie’nin de konuşmasında üzerinde durduğu gibi, “Büyünce ne olmak istiyorsun? minvalinde sorularla daha el kadarken sıkıştırıldığımız düşünülürse, “tam olarak ne olacağımız” toplum için oldukça önemli bir konu gibi görünüyor. Bu soru her sorulduğunda birden fazla meslek değil, sadece bir tanesini seçmemiz buyur edilir, düzenli aralıklarla sorularak verdiğimiz cevaba göre geleceğimiz hakkımızda öngörülerle bulunulur ve es kaza birden fazla veya fazla para kazanmayacağımız düşünülen bir meslek seçmişsek de kati suretle itiraz edilerek fikrimiz değiştirilmeye çalışılırdı (“Bak bilmemkimin kızı/oğlu şu işle nerelerde neler yapıyor!”). Tek bir şeyle ilgilenmemek senin oradan oraya savrulduğuna, ne istediğini bilmediğine, o çok sevilen “maymun iştahlı” sıfatını bolca duymana ve “bir baltaya sap olamamana” anlamına geliyordu. İstikrarlı değilsen, hiçbir şeydin veya “senden adam olmaz”dı. Tam olarak neyden bahsedildiğini anlayamayacak, bu soruyu bir oyun zannedecek kadar küçükken bile.

Kendimden örnek vermek gerekirse, bilgisayarda oyun oynamayı çok sevdiğim için büyüyünce bilgisayar mühendisi olmak istediğimi söylerdim. Bu herkesin hoşuna giderdi ancak bunu neden istediğimle ilgilenen pek kimse yok gibiydi. Bilgisayar mühendisi olmadım, zaten olmamalıydım da. Ancal “iyi” kazanan ve “geleceği parlak” bir meslek seçmiş olduğum için uzun zaman, en azından çocukluk döneminde, bu konuda rahat bırakıldım (ilk kriz lisede alan seçerken çıkacaktı).

“Beni Kategorize Etme!”*

Tüm bunlara biraz yakından bakınca, altlarında yatan tek bir temel dürtü olduğunu görebiliriz: Korku. İnsan, bilmediğinden korkar. Ne olduğunu ve ileride ne olacağını bilmediği şeylere karşı tehdit edilmiş hisseder. Biz insanlar bir şeyin ne olduğunu anlayabilmek için düşünsel yeteneklerimizi kullanarak öncelikle onu isimlendirir, kategorize eder ve sınıflandırırız. Bu, kendimizi ve çevremizi tanımamıza, dünyayı anlamlandırmamıza ve yaşamın değişkenliği içerisinde bir istikrar ve güven bulmamıza yardımcı olur. [1] Karşımıza çıkan bir şey kategorilerimizden herhangi birine uymadığında ise bir bilinmezlikle karşılaşırız ve içgüdüsel olarak ondan korkarız.

Analitik Psikoloji kuramının kurucusu Carl Gustav Jung, toplumun, her bireyden kendisine verilen rolü mükemmel bir şekilde oynamasını beklediğini ve bunu bir çeşit teminat olarak talep ettiğini söyler. Jung, “Herkes kendi yerinde kalmalıdır, bir yandan ayakkabı tamircisi diğer yanda şair bulunmalıdır. Hiç kimseden her ikisini de olması beklenmez. ‘Garip’ karşılanacağından her ikisi de olmak uygunsuzdur. İkisi de olan bir kişi, diğer insanlardan ‘farklı’ olacak ve güven vermeyecektir.” analizinde bulunur. [2] Birden fazla meslek tercih etmemiz veya bulunduğumuz kültürün alışık olmadığı bir alanda çalışmamız güven verici değildir. Bu güvenliği tehdit eden kişi yargılanır ve toplumdan dışlanır, yani bir nevi cezalandırılır.

Kendi çocukluğumuza ve ebeveynlerimizin bize davranış şekillerine baktığımızda, Baby Boomers (Doğum yılı 1946 – 1964 aralığında olan bireyler) olarak adlandırılan ebeveynlerimiz, zorlu yaşantılarında aldıkları tüm dersleri çocuklarına aktardıklarını söyleyebiliriz. İş bulma, para kazanma, güvenlik ve toplumda bir yer edinme anlamlarında büyük zorluklar yaşayan bir neslin çocuklarını ellerinden geldiği kadar konforlu bir şekilde büyütmeye ant içtiğini söylemek yanlış olmaz. Haksız oldukları ise asla söylenemez. Elbette çocukları için en iyisini istiyorlardı. İstiyorlardı ki, kendi yaşadıkları sıkıntıları çocukları yaşamasın, hayatta istedikleri hiçbir şeyden mahrum kalmasınlar ve mutlu olsunlar. Aynı zamanda sadakat, kanaatkarlık, otoriteye itaat, uyumlu olma gibi değerleri el üstünde tutan bu neslin çocuklarından da benzer değerleri ve istikrarı beklemeleri oldukça anlaşılır bir durum. Ancak, bu istek ve beklentilerin sonucunda bir neslin gölgesinin diğerine yansıması ise kaçınılmaz. Belirli taleplerin terbiyesi altında büyütülen çocuklar, “Büyünce ne olacaksın?” sorusuna tek, net ve geleceği parlak bir cevap vermekle erken yaşta yükümlü olmak durumunda kaldılar.

Bizim Payımıza Düşen…

Neyse ki, artık daha iyi biliyoruz. Bugün bizler çok başka dünyalar yaratabileceğimizi, istediğimiz zaman farklı bir hayatı tercih edebileceğimizi ve her zaman bir seçim şansımız olduğunu biliyoruz. Yaşamın, başımıza gelen olaylar değil,  bizim o olaylara verdiğimiz tepkilerle şekillendiğinin farkında olma yolunda ilerliyoruz. Dünya, okuduğu alandan veya çalıştığı meslekten fersah fersah uzaklarda keyifle yüzen insanlarla dolup taşıyor ve bunda hiçbir yanlışlık yok.

Henüz denk gelmediyseniz geçtiğimiz sene bana bu konuda bana bolca ilham olan bir projeyle de sizi tanıştırmak isterim: “ProjectPost30”. Bir iletişim danışmanı ve proje yönetici olan Gökşen Çalışkan tarafından başlatılan bu proje, kariyerlerinde köklü değişime giden ya da tek hayata birden fazla kariyer sığdıran kadınların hikayelerini podcast ile anlatıyor. 30 yaşından sonra kariyerlerini değiştirmiş kadınların yaşantılarından cesaret, yaratıcılık, çeşitlilik, zorluklarla mücadele, odaklanma, destek ve azim noktalarında kıssadan hisse alabilir, “İmkansız!” diye düşündüğünüz her şeyi tekrar incelemek isteyebilirsiniz.

Çok yönelimli olmak elbette gerekmiyor; tek yönelimli olmak ise hiç şart değil. Hangisinin daha doğru veya yanlış olduğunu belirlemeye hakkı olan bir kimse yok, kendimizden başka. Ancak biz, kendimiz için en iyisinin ne olacağını bilebiliriz. Asıl önemli nokta her neye karşı ilgimiz, tutkumuz, biraz olsun bile eğilimimiz varsa, her sabah yataktan sokağa çıkmamızı sağlayan şey her ne ise onu bulmamız ve tüm varlığımızla ona yönlenmemiz.

Kim ne der diye düşünmeden, her zaman sezgilerimize ve yeteneklerimize güvenerek adım atmak ve elbette kendimizi yaptığımız işe adamak. Hem de hemen şimdi.

Şu hayatta bizim payımıza düşen olsa olsa bu olabilir.

Ece Gizem Kubat – Copyright © 2019

[1] Selvili Çarmıklı, Zeynep. (2018). Pembe Fili Düşünme.
[2] Jung, Carl Gustav. (1982). Feminen.
* Bir Bülent Ortaçgil şarkısı

error

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir