Şans’ıma İnanma*-2


Yazılar / Pazartesi, Haziran 25th, 2018

Saç Spreyi: Elindekini Kullanmak

Şans üzerine düşünürken bendeki tanımının aslında ne kadar kıt olduğunu fark etmemi sağlayan ilk şey, bir saç spreyiydi. Üniversiteden mezun olup da iş hayatına ilk başladığım zamanlar, sabahları üzerime çeki düzen verip evden çıkması beklediğimden daha zor geliyordu. 08:40 derslerini mumla arıyordum. Ne giyeceğime karar vermek, o gün için fazla şık veya fazla sade olmaktan korkmak, elektriklenen pırasa saçlarımla yataktan yeni kalkmış gibi işe gitmemek için ziyadesiyle enerji harcıyordum; henüz şu anki pratiklik ve düzen oluşmamıştı. Derken bir gün, bir arkadaşımla yürürken bana saç spreyi alması gerektiğini, tepesinden kalkan kısa saçlarını iyi toparladığını söyledi. Bu benim için çığır açıcı nitelikte bir bilgiydi, zira benim algıma göre sadece dalgalı veya kıvırcık saçlı kişilerin kullandığı bir üründü saç spreyi. Onu elektriklenen saçlar için kullanılabileceğini hiç akıl etmemiştim, edemezdim yahu nasıl olurdu! Bir yandan da fark ettim ki anneannem de kısacık saçları rüzgarda dağılmasın diye saçlarına jöle sürmekteydi! Hal böyle olunca, neden bu kadar dar bir perspektifle düşündüğümü anlamak istedim.

90’ların başına bir çocuk olmak demek, o zamanlar yeni yeni hayatımıza giren yabancı gençlik dizilerini izlemek, genç kız dergileri edinmek ve bolca Barbie oynamak demekti. Öyle de kıymetliydi ki o Barbie’ler, o günlerin anısına evde hala atmaya kıyamadığım birkaç tanesi durur. Çocukluğum ve ergenliğim boyunca televizyonda, dergilerde, oyuncaklarda gördüğüm standart hayatların, benim güzellikten zekaya pek çok algımı etkilediğini bu saç spreyi vakasıyla beraber fark etmeye başladım. Gösterilen yaşamlar benim gerçekliğimden çok uzaktı. Onlara nasıl yaklaşacağımın ip uçları da verilmiyordu üstelik. Ya onlardan biriydin ya da bir hiç. Bir kızın beli ince ise, doğuştan öyleydi. Ben ne kadar uğraşsam da kendimi değiştiremezdim. Her gün televizyonda izlediğim, sabah kalktığında pembe yanaklarıyla ışıldayan yüzler, o insanların doğal hali gibi gelirdi ve uyandığımda öyle olmadığım için bende bir problem olduğunu düşünürdüm. Herkes elleri ve ayakları bakımlı bir şekilde doğuyordu, manikür pedikür diye bir şey aslında yoktu. Yaşıtlarımın spor yapmadan karın kasları vardı, bana ise ne yesem yarıyordu. Eh doğal olarak, bir kişinin saçı düz ise hep düz kalırdı. Normal olan, mükemmeldi; ben ise çirkin bir ördek yavrusu. Herkes ne kadar da şanslı, bir ben şanssız. Böyle kazınmış yüreğime ve aklıma yıllarca. Hayatın bana sunduğu kadarıyla yaşayacağımı, benim elimdeki kartları değiştirmek için bir şey yapamayacağımı öğrenmişim gün be gün. Öylece kabullenmişim. Böyle düşünmeme sebep olan tek faktör bu değil elbette, bu hikayenin içerisinde pek çok kahraman var, ama payı azımsanamayacak derecede büyük.

Bugün, tepemden çıkan kısa saçlarım için bir saç spreyim, sağlığımı ve kilomu korumak için yaptığım sporum, pamuk gibi eller ve ayaklar için yaptırdığım bakımlarım ve nicesiyle beraber diyebiliyorum ki, çok şanslıyım. Şanslıyım, çünkü sahip olamadıklarımdan ötürü ailemi, çevremi suçlamak yerine düşünüp, araştırıp, destek alıp değiştirmek istediklerimi değiştirebiliyorum. Şanslıyım, çünkü nelerin elimde olduğunu nelerin olmadığının ayrımına, bazen çok zor da olsa, varabiliyor, şikayet etmek yerine harekete geçebiliyorum. Şanslıyım, çünkü sabahları yataktan kalktığımda yüzümün rengi soluk olsa bile, onu renklendirebiliyorum. Hem de istediğim şekilde.

Falcılığı Bırakmak: Kendi Şansını Yaratmak

En çok kurbanı olduğumuz şey, belki de kurbanı oynamanın ta kendisidir. Diyorum ki, sürekli olarak “Şanssızım!” diyerek kendi şanssızlığımızı yaratıyor olabilir miyiz?

Beni en etkileyen TED konuşmalarından biri masal anlatıcısı Judith Liberman’a ait. Judith, “Hayatımızı onu yaşarken değil, onu anlatırken yaratıyoruz. Sorun şu ki, bazı hikayelerin içinde kayboluyoruz. Hep aynı hikayeyi anlatırsak, başka bir dünyanın mümkün olduğunu unutuyoruz.” diyor konuşmasında. Her gün kendimize hangi hikayeleri anlatıyoruz? Her şeyin ne kadar zor, havanın kapalı, içimizin karanlık, metrobüslerin dolu olduğunu; kuyruklarda hep bizim beklediğimizi, “Biz de şans olsa..” neler neler olacağını kaç kere tekrar ediyoruz? Dile getirdikçe de bu ayrıntılara daha çok takılıyor, yaşamımızın çerçevesini ve kalitesini bu kriterlere göre belirliyoruz. “Ağzından çıkanı duysun kulağın / Düştük bu hallere!” derken şarkısında, Yonca Evcimik’in de benzer şeylere karşı uyarıda bulunmuş olduğunu sanıyorum. Ne anlatıyorsak, tam olarak ona inanıyoruz. Üstelik anlattıkça daha çok içselleştiriyor, bir süre sonra onları kendi gerçeğimiz haline getiriyoruz. Bu, her şeyin olumlu yanından bakalım anlamına gelmiyor. Ancak gerçeği yansıtmayan veya abartan düşünceler büyük ölçüde bizim bugünkü duygu durumumuzu, davranışımızı kısaca yaşantımızı biçimlendiriyor [1]. Evet bugün hava yağışlı, ancak bunun benim modumla bir ilgisi yok. Evet bankada kuyrukta bekliyorum, ancak Hollanda’nın tamamıyla aynı nüfusuna sahip bir şehirde yaşarken ne bekliyordum sahi?

“Şanssızım!” demek, bir nevi geçmişte yaşamak demek, çünkü bu sıfatı kullanmaya karar verirken edindiğimiz bilgiler şimdi ve burada yaşadıklarımızdan değil, geçmiş deneyimlerimizden ve kuvvetle muhtemel, hayal kırıklıklarımızdan ileri geliyor. Yani, bugüne kadar hiç olmamış ki bundan sonra olsun, düşüncesi bizi şansız bir insan olarak yaşlandırıyor. “Şanssızım!” demek, hayatımda memnun olmadığım şeyleri değiştirmeye çok üşeniyorum, en iyisi suçu şansa atayım demek. “Şanssızım!” demek, her şeyden şikayet ederek ilgi toplayayım, hatta belki biri beni aslında ne kadar şanslı olduğuma ikna eder demek. Sorumluluk almamak demek.

Yeterli arzu ve inanç ile yapılamayacak çok az şey olduğuna karşı inancım günden güne büyüyor. Ben, her zaman bir etki sahibi olabilirim. Ben, her zaman başıma gelenlerden daha fazlası olabilirim. Olmuş olanı değiştiremem, ama ona verdiğim tepki, benim elimde olabilir [2]. Geleceğimin nasıl olacağını, şanslı mı şanssız mı olduğumu geçmişime, dayanağı olmayan düşüncelerime, ilgi ihtiyacıma, havaya, çevremdeki insanların yaptıklarına bakarak değil, bugün ve burada olmanın hafifliği ve şeffaflığıyla bilebilirim: Onu bizzat kendi ellerimle inşa ederek.

Haziran 2018

Ece Gizem Kubat

[1] Bilişsel Çarpıtmalar: Örnek ve Taktikler
[2] Frankl, Viktor E. (1946). İnsanın Anlam Arayışı.
* Sezen Aksu’nun “Şanıma İnanma” isimli şarkısından esinlenildi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir