Verimlilik 101: Avokado ve İçimizdeki Maymun


Yazılar / Pazartesi, Haziran 25th, 2018

Hayatımı toparlamam lazım, acil bir düzen kurmam lazım tarzı cümleleri son günlerde o kadar sık kullanmaya başlamıştım ki gerçek anlamlarını yitirdiğini hissediyordum. Bir süredir zamanım olsa da yapsam, param olsa da gitsem dediğim her şeyi heyecanla birbirine katınca hayatım da çarşamba pazarı seyrinde ilerlemeye başlamıştı. Öyle ki, duygu iniş çıkışlarımın ayyuka ulaşması ile her gün değişen kararlarımdan ben bile yorulmuş ve sıkılmıştım. Üstelik tam da bu sebeple hiçbir şeyi tamamlayamıyor, tamamlayamadıkça geriliyor ve üzülüyordum. Oysa durup derin bir nefes alıp sakin bir şekilde kendime sormam gereken bazı sorular vardı:

  • Tamam, ben bunu uzun zamandır istiyordum, ama bir dur bakalım hala istiyor muyum?
  • Bunları ilk düşündüğümden bu yana çok şey değişti. Acaba isteklerim de değişmiş olabilir mi?
  • Peki ya isteklerim ihtiyaçlarımla örtüşüyor mu? Yoksa sadece birine/bir düşünceye/bir hayale özendiğim için mi bunları istemekte ısrar ediyorum?

Tabii ki bunları hiç düşünmeden bir yerlere koşturuyor ancak asla sorgulamıyordum. Planladıklarımı yaptığımda da alacağıma inandığım hazzın onda birini ancak alabiliyordum, zira yetişmem(!) gereken başka yerler, işler, insanlar vardı. Kızılderililer’in o meşhur sözündeki gibi, çok hızlı gidiyordum ve ruhum geride kalıyordu.

Aslına bakarsanız, her şey bundan birkaç ay önce başlamıştı. Zamanında bir arkadaşımın verdiği öneriyi dinleyerek elimde birer kağıt kalemle oturup, bir hafta içi gününde neler yaptığımı, hangi işe ne kadar vakit ayırdığımı yazmaya başladım. Böylece bir günde ortalama neler yaptığıma bakabilir, yapmak istediklerimi programıma ekleyebilir ve gereksiz gördüklerimi çıkararak verimliliğimi artırabilirdim. Çıkardığım tabloda bir günde yemeğe, işe, yola, uykuya ve hazırlıklara ne kadar vakit ayırdığımı gördüğümde kelimenin tam anlamıyla içim acıdı çünkü hayatımın büyük bir kısmını resmen çöpe atıyordum. Rakamlar önüme somut bir şekilde dizilince görmezlikten gelemedim ve bu gidişatı değiştirmeye karar verdim.

Hayatımızın 3’te 1’i

O sıralarda elimde olan “İnsan Olmak” adlı kitabında Psikiyatrist Engin Geçtan şöyle diyordu: “Günde en az sekiz saat uyuyan bir insan, hayatının üçte birini uyuyarak geçirmiş demektir. Yani yazsa roman olacağını düşündüğü hayatının üçte biri konusunda hiçbir şey bilmemektedir. Kendimin, ve muhtemelen milyonların, gerçeklerini fark etmemin üzerine bu satırlara denk gelince, ilk iş olarak bir uyku günlüğü tutmaya başladım.

Planım, farklı uyku saatleri deneyerek kendim için en uygun ama aynı zamanda en az uyku saatini bulmaktı. Yatağımın başucuna koyduğum küçük bir deftere her sabah, gece yatağa girdiğim ve sabah uyandığım saatleri, nasıl bir şekilde kalktığımı (yorgun, zinde, uykulu vs.), ertesi günün akşamında ise, o gün içerisindeki enerjimin nasıl olduğunun notlarını almaya başladım. 8 saat uyku, 4 saat uyku, 3 saat uyku+öğle arası uykusu gibi kombinasyonlar denedim. Telefonuma uyku kalitemi ölçen uygulamalar indirdim; az uyku aldığım günlerin nasıl geçtiğini ölçümledim. Notlarımdan birkaçı şu şekildeydi:

13 Temmuz Gece-14 Temmuz Sabah: Gece 2 civarında uyudum ve kendiliğimden 6’da uyandım. Ama bunda tuvaletimin gelmesinin ne kadar etkisi vardı bilemiyorum. Sonra yarım saat daha uzandım. Toplam kaliteli uyku süresi 4 saat. Sabah serviste kitap okuyabilecek kadar ayıktım ama öğleden sonra resmen çöktüm. Bu haftanın genel bir uykusuzluğu ve stresi de vardı tabii. Vücudumu zorla hareketlendirerek ve kahve içerek kendime gelebildim.

14 Temmuz Gece-15 Temmuz Sabah: Sabah kendiliğimden 6:32’de uyandım, ancak vücut perişan. Zihnim nispeten dinç olsa da beden yorgunluğum ağır bastığından tekrar uyudum ve 10:00’da kalktım. Hala yorgun hissediyorum, bunda sıcağın etkisi boldur diye umuyorum. Zihnen iyi hissetsem de çoğu zaman beden olarak yorgun hissediyorum bugünlerde. Spora ağırlık vermeliyim. Çok ihmal ettim. Kahveyi de azaltmalıyım. Sabah bir filtre kahve, akşama doğru bir de sade Türk Kahvesi yeterli. Tekrar ayılmak istersem başka formüller bulmalıyım. (Gelmiş geçmiş en sevdiğim dizilerden biri olan Fringe dizisindeki) Walter, kendisinden en canlandırıcı yiyecek formülünü bulması istendiğinde, salatalıklı avokadoyu önerdiğini söylemişti mesela. Deneyeceğim.

Bu denemelerle kimi günler aşırı yorgun ve uykusuz kaldım; gözlerim açıktı ancak verimliliğim sıfır. Kimisinde uykusuzluğun getirdiği enerjiyle yerimde duramadım, bir günde üç günlük iş yaptım. Az uyku ve yoğun tempodan çöktüğüm zamanlarda 10 saat uyuyarak günün yarısını çöpe attım. Enerji yiyeceklerine dadandım. Bir gün uykuyu hor gördüm; üzerinde “cool girls never sleep” yazan bir tişörtü görünce askıdan alıp üzerime geçirmek istedim. Ertesi gün kafamı yastıklara gömdüm. Hayalim, her gün 4 saat uyku uyuduğum bir düzende yaşamaktı, ancak henüz başaramadım.

“Üşeniyorum, öyleyse yarın.”

Daha az uyuma çalışmalarımla zamandan nispeten tasarruf etmeye başlayınca, sıra o meşhur “yapılacaklar listesi”ni gerçekten yapmaya geldi. Alışveriş listesi, izlenecek filmler listesi, okunacak kitaplar listesi, ölmeden önce yapılacaklar listesi ve daha niceleri… Ben defterime yazdıklarımı bitirdikçe telefonumun uygulamalarında karşıma çıkan listecikler… Ve o listelerin ağırlığıyla beraber vuran, genci yaşlısı herkesin muzdarip olduğu hastalık: Erteleme (İngilizce “Procrastination” olarak çok fazla işlenen bir konu). Üniversitede sınavlara çalışmaya çalışırken dünyada bunun bir adı olduğunu öğrendiğim ve üzerine kitaplar, makaleler yazılıp videolar çekilen o davranış biçimi. Ya da bana göre “kendini kandırma sanatı”. Elbette altında yatan temeller bu kadar basit değil.

Bu konunun literatürüne girmeden önce, herkes gibi, oyalandığım ilk şey için sizi buraya alalım.

Evet. Erteleme. Erteleme alışkanlığına dair farklı kültürdeki insanların deneyimlerini okuduktan sonra en çok aklıma yatan sebepleri, yüzeysel çözümlerden ziyade derine inmeyi başardığını düşündüğüm iki yazıda buldum. Yazar Mark Manson’a[1] göre ertelemenin temelini aslında “başarısızlık korkusu” oluşturuyor. Yapmak istediklerini, yapmaktan sorumlu olduğu şeyleri yapabileceğine inanamamak, karşısına ne çıkacağını bilmediğinden değişmekten ve değişimin kendisinden korkma hali bizi adım atmaktan alıkoyuyor. Ve diyor ki, karşımıza çıkan şey kimliğimizi yani şu an olduğumuz bireyi ne kadar tehdit ediyorsa, ondan o kadar kaçı(nı)yoruz. Değişmekten ölesiye korkuyoruz çünkü kendimizle ilgili bildiğimiz sandığımız sıfatlara sıkı sıkı tutunmaz da onları kaybedersek gerçekten ölmekten korkuyoruz. O sıfatlar bizi doğru bir şekilde tanımlıyor mu, kendimiz mi belirledik yoksa başkaları tarafından mı yaftaladı, neye hizmet ediyorlar, onu da düşünmüyoruz. Suçu üşenmeye atıp “Yaaa ben zaten çok tembel bir insanım.” kalıplarına bürünerek sorumluluklardan kaçabiliyoruz. “Yapardım tabii ki yapmasına ama kalkıp da yapmadığım için başarılı olamadım.” cümlesini kalkan olarak kullanıyoruz. Oysa çok çalışıp da başarısız olabiliriz her zaman. Bir insanın çok çalışması elini attığı her işte başarılı olacağını göstermez; başarısızlıklar da her zaman başarısızlık olarak addedilemez. Öğrenilecek bir şeyler her daim vardır. Yine de düşük bir öz güvenle en küçük başarısızlıkta kendimizi bir “kaybeden” olarak betimleyen çoğumuz için bu anlaşılması zor bir şey olabiliyor. Haliyle türlü bahanelerle o yapılacaklar listesi asla zamanında bitmiyor, gidilmek istenen kurslara başlanmıyor, o çok konuşmak istediği kişinin karşısına çıkıp da bir “Merhaba.” bile diyemiyor.

Blogger Tim Urban [2] ise, kendisini bildi bileli ertelemeyle verdiği mücadeleyi yazılarında ve TED konuşmasında şu şekilde ifade ediyor. Beynimizde 2 ayrı kişilik vardır: biri “Mantıklı Karar Verici”, diğeri ise “Anlık Haz Maymunu”. Hayatımızın dümenini sürekli ele geçirmeye çalışan çılgın bir maymun ile yaşıyoruz ve onun tek derdi eğlenmek, hem de hemen şimdi! Bu iki karakter arasında bir denge kurmaz isek hayatımız tepetaklak olabiliyor. Hatta Urban’a göre erteleme davranışında bulunmayan bir insan yok, ertelemeyle sağlıksız ilişkisi olan insan var. Yaptığımız her şeyin bir seçim olduğunu ve her zaman seçimlerimizi değiştirebileceğimizin altını çiziyor yazısında. Bahanelerle, ya da onun deyişiyle beynimizdeki maymunla, nasıl baş edebileceğimize dair küçük ipuçları veriyor, sonuçlardan yine bizim sorumlu olduğumuzu hatırlatıyor ve bu yolda sabırlı olmamızı öğütlüyor.

Yaz boyunca bu konuda kafa yorar, öğrendiklerimi hayatıma uygularken düşünce biçimimin de yavaş yavaş değişmeye başladığını fark ettim. Denemelerim kimi zaman istediğim gibi olmadı, kimi zamansa bundan sonrası için hayat kurtarıcı alışkanlıklar kazanmama vesile oldu. İçime sinmeyen noktalarda ise kendime sorduğum soruları yeniden düzenledim ve kendimi araştırmaya devam ediyorum:

  • Verimli olmak demek tüm listeleri bitirmek demek midir?
  • Planladığımız her şeyi -iyi bir kurguya oturtursak eğer- yapabilir miyiz?
  • Her şeyi yapmak, iyi bir şey midir?

Ece Gizem Kubat

[1] Mark Manson, Everything You Wanted to Know About Procrastination But Were Too Lazy To Figure Out
[2] Tim Urban, How To Beat Procrastination
Okumaya üşenenler ve yazının Türkçe altyazılı Ted Talk’u için buraya

error

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir