Verimlilik 201: Sığ Sular ve Derin İhtiyaçlar


Yazılar / Pazartesi, Haziran 25th, 2018

Yazın başladığım daha verimli bir hayat sürme denemelerimi sonbaharda sürdürürken ilk fark ettiğim şey, olaya ne kadar yüzeysel baktığım olmuştu. [1] Az uyumak veya yapılacaklar listesini tamamlamak gibi uzun vadede herhangi bir plan yapmadan günü kurtarmak adına çıkılan yollar, verimden anladığımla bağdaşmıyordu. Bu kelimenin benim için ne ifade ettiğini anlamak da ayrıca önemli bir adım oldu. Benim için verimli bir gün demek, öncelikle bir şeyler ürettiğim bir gün demekti. Örneğin yazı yazdığım, fotoğraf çektiğim, yeni tarifler denediğim, bir soruna farklı bir çözüm bulduğum, el yapımı eşyalar veya hediyeler yaptığım bir gündü. Aynı zamanda bir arkadaşıma herhangi bir konuda destek olduğum, kendimi türlü yollarla ifade ederek bağlantılar kurduğum, başka bir hayatta etki yaratabildiğim bir gün demekti. Anlam demekti. Demek ki bu anahtar kelimelerle ilerlemeye devam etmek yerinde olacaktı.

“Nefes al!”

İlk deneyimlerim aslında boşa gitmemişti, sadece körü körüne yaşamamayı öğrenmeye başlamıştım. Eğer verim almayacaksam zombi gibi gezmemin bir anlamı yoktu mesela. Listelerin hepsini bitirince (tüketince) kimse madalya vermeyecekti. Üstelik bir listeyi bitirmek yeterince tatmin etmiyor, kendimi bir şeyi başarmaktan ötürü kutlamıyor ve iyi (başarılı) hissetmek için daha zorlayıcı yeni listelere (oyalanacak işlere) ihtiyaç duyuyorsam, burada ört bas etmeye çalıştığım bir şeyler olmalıydı. Kendime karşı daha dürüst olmam, yani kendimi biraz dinlemem gerekiyordu. Böylelikle bir yoga kursuna başlamaya karar verdim. Spor salonlarında birkaç çalışmaya katılmış olsam da sadece yoga odaklı bir yerde daha önce bulunmamıştım. Bunca insanın yogaya yönelmesinin bir sebebi olmalıydı lakin ben yine de ilk derse “Umarım nefret etmem.” diyerek girdim. Hiçbir gelişim yolunda attığım adımım beni bir gecede değiştirmeyeceğini biliyorum. En klasik ama en doğru tanım, bunun uzun bir yolculuk olduğu ve hiç bitmeyeceği. Yoga da aynı şekilde süreklilik gerektiren bir uygulama, amaca giden yollardaki araçlardan biri. Ama birkaç pratikte bile aradığım farkındalıktan nasibimi aldığımı söyleyebilirim. Her şeyden önce, kim bilir bütün gün nereden nerelere sürüklediğim vücudumun en ince köşeleriyle hoşbeş ederken buldum kendimi. İlk dersten “Benim ayak parmaklarım varmış!” diyerek bir sevinçle çıktım. Ayaklarını yere sağlam basmak deyiminin en büyük kahramanları o küçük parmaklarmış meğer. Tanıştığımıza çok memnun oldum.

Yoga pozlarına, siz beni burada bırakıp çıkın demeyi deli gibi isteten Savasana’ya hiç girmiyor, sadece beni yogaya sürükleyen asıl sorunumu fark etmemden bahsetmek istiyorum: Nefes almak! Ya da benim durumumda, alamamak. Bir poza girerken hocanın “Nefes almayı unutmayın!” demesi adeta yüzüme çarpan bir tokattı. Resmen nefes almıyordum! Sadece o pozu yapmaya çalışırken değil, günlük yaşantımda da sığ ve az nefes almaya başlamıştım. Kör karanlıkta kalk, geri alınmayan saatlere söylen, duş al, servise mutlaka yetiş, hayır yetişemezsen metrobüs terörü dahil üç vesayet toplu taşıma aracı ve yarım saat yürüme seni bekliyor; mailler, telefonlar, toplantılar derken ee oldu akşam altı. Arkadaşlarımı göreyim, azıcık da dinleneyim, yollardaki vaktimi değerlendirip biraz kitap okuyayım, bilmemne festivali geldi kaçıramam, bienal iki senede bir zaten gitmem lazım, ay spor yapmam gerek, yemek yapmam lazım yoksa cüzdana zarar, evde yokken ev işleri nasıl böyle birikti ya, kendimi geliştirmek için bilmemne kursu var gideyim, bu yaşta gezmezsem ne zaman gezeceğim… Tüm bu koşuşturma içerisinde nefes almayı unutmuş olmam teknik olarak çok normal olsa da, kendine ait bir yaşantı kurmanın ve ondan zevk almaya çalışmanın karşılığı nefessiz kalmak oluyorsa bir şeyleri yanlış yapıyor olmalıydım.

Tek derste tüm bunlar üzerine düşüncelere daldıktan sonra ayak parmaklarım ve ben biraz yavaşlamaya karar verdik. Daha verimli olmak, yaşamımdan daha çok keyif almak için biraz durup gerçekten neler istediğimi tartmaya, listelerimi baştan düzenlemeye, fazla eşyaları atmaya, artık uyumlanamadığım insanları hayatımdan çıkarmaya, yaptıklarımın nelere hizmet ettiğini ve nelerden çaldığını görmeye ihtiyacım vardı. Aklıma gelenleri yazmak için bir defter edinerek, yürüyüş ve ufak tefek de olsa meditasyon yaparak bunları görmeye başladım. Özellikle yapmam gereken bir sürü şey olduğunda, kararsız kaldığımda veya nedenini bilmediğim bir şekilde kendimi çok mutsuz hissettiğimde meditasyon yapmanın çok faydasını gördüm ve görüyorum. Elimde ve kafamda bin bir iş varken durmak, dünyanın en güzel şeyiymiş. O zaman anlıyormuşsun o anda aslında neye ihtiyacın olduğunu; biraz sessizleşince duyuyormuşsun iç sesinin sana aslında bağırıyor oluşunu. Bu sessizliklerden çıkan cevap kimi zaman ortasına bomba düşmüş olan evi toplamayı bırakıp bir film izlemek oldu, kimi zamansa bir kız arkadaşımla uzun sohbetler edip rahatlamak için elime telefonu almak. Kendinle uyumlu bir şekilde hareket edince de hayatın ağırlığını taşımak kolaylaşıyor, göğsündeki nefes hafifliyormuş.

Özşefkat

Kendimi dinleme konusunda, özşefkat üzerine çalışmalarını sürdüren ve yine bir TED konuşması ile tanıştığım uzman psikolog Zeynep Selvili’nin hesabı da bana büyük bir ilham ve destek oldu. Selvili’nin tanımıyla “Özşefkat, kişinin kendine de sevdiği, değer verdiği birine davrandığı gibi şekilde davranması demektir. Kişinin kendine de, bilhassa zor durumlarda, acı çektiği durumlarda ihtiyacı olan anlayışı, kabulü, şefkati vermesi demektir.” Şimdi verdiği tavsiyeler ile her ne zaman nefessiz kalsam kendime şu soruları sormaya çalışıyorum:

–  Şu an nasıl hissediyorum?
–  Fiziksel ve ruhsal olarak neye ihtiyacım var?
–  Kendime nasıl yardımcı olabilirim?

Bu uygulamalarla fark ettim ki program üstüne program yaparken, kendimi nadasa aldığım, biraz sessizlik biraz müzikle doldurduğum, kağıt kalem ve kitaplarla haşır neşir olduğum günler en ihtiyacım olan şeylermiş. Şimdi nefesimle beraber hayatımın da derinleşmeye ve daha verimli olmaya başladığını keyifle görüyorum.

Denge

Bu süreçte edindiğim izlenimlerle, o haftalar öncesinden yapılan planlar ve sayfalarca listeler her ne kadar düzenli bir hayatı kolaylaştırsalar da birer kontrol mekanizması olduklarının gerçek olduğunu söyleyebilirim. Şöyle yaparsam hedefime ulaşırım, bunu bitirirsem her şey çok güzel (!) olacak söylemleriyle kendimizi gelmeyecek bir mutlu sona doğru itekliyor, kontrol ediyor ve nihayetinde hadım ediyoruz diye düşünüyorum. Sürekli bir şeylerin yoluna girmesini, bir düzenin oturmasını beklerken o altın günlerin hiçbir zaman gelmeyeceğini iş yerinde yöneticimin alakasız bir konuda bana gülerek “Hep bir şeyler çıkacak, kendini kandırma.” demesiyle hatırladım. Evet, her zaman bir şeyler yolundan çıkacak ve hayat kafamdakiyle hiç aynı yolda ilerlemeyecekti. Yollar hep değişecek ama yolda olduğum gerçeği hiç değişmeyecekti. Sanırım cilvesi, hırsa kapılmadan, kendime göre anlamlı bulduğum yolda ancak ihtiyaçlarımı da gözeterek bir denge içerisinde ilerlemekteydi.

Ece Gizem Kubat

[1] Verimlilik 101: Avokado ve İçimizdeki Maymun

Görsel: Matisse, Henri (1908). The Dessert: Harmony in Red

error

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir