Verimlilik 301: Multitasking Vebası ve İzafiyet


Yazılar / Pazartesi, Haziran 25th, 2018

Kendimi tanımak ve hayatımda istemediğim şeyleri değiştirmek gayesiyle ayaklanıp bir şeyler yapmaya başlayalı tam 3 sene olmuş. Şöyle bir bakınca çok da uzun bir zaman geçmemiş, ancak bir yandan da oldukça uzun bir zaman geçmiş. Sürekli aynı döngünün içerisinde sürüklendiğimi fark ettiğim ilk an… O anı sanırım asla unutmayacağım ve unutmamalıyım da. Değişimin başladığı asıl zaman, o an‘dı çünkü. Ardından yaşadıklarıma, çevremdeki insanlara, aileme ve hayata bakış açıma anlamlar ararken kendim olduğunu sandığım pek çok ben buldum. Sonra onları tamamen kaybettim, derken başka başka yerlere saçılmış olarak tekrar buldum. Bu köşe kapmacadan yorulmuş, acıkmış ve sıkılmış ilerlerken fark ettim ki bulduklarım ancak ve ancak benim birer küçük parçam olabilecek nitelikteydiler. Nihayeti bulmak, yolun ucunda görünmüyordu. Bir uç yoktu. Bitiş çizgisi yoktu. Yürürken yolda bir takım parçalar buluyor, uygun bulduklarımı çantama atıyor, artık kullanmadıklarımı ise çantamdan çıkarıyor ve yola devam ediyordum. Hepsi bu kadardı.

Bulduğum ben’lerden biri kendiyle yıllar yılı inanılmaz gurur duyuyordu. Çünkü o aynı anda birden fazla işi aynı anda yürütmeyi çok iyi beceriyordu. O “multitasking” (çoklu görev) bir insandı. Bir süredir hayatımı verimli geçirmek, ona bir anlam katmak, böylelikle yaşamıma huzurla bakabilmek için kendime uygun bulduğum eğitimlere katılıyor, bolca okuyor ve öğrendiklerimi hayatıma uygulamaya çalışıyorum [1], [2]. Bu süreçte şimdilik son olarak karşılaşmam gereken engel işte tam olarak bu parçamdı. Ben ona “yarım yanım” diyorum. Yarım, çünkü çok fazla şeyi aynı anda yapmaya çalışırken hiçbir şeyi tam olarak bitiremiyor. Yarım, çünkü bir şeye odaklanıp onda bir ustalık kazanabilecek, bir beceriyle hem kendine hem de başkalarına yardımcı olabilecekken tecrübesizliğiyle her şeyi ancak biraz bilebiliyor.

Kariyer sitelerindeki iş ilanlarında sık sık “multitasking” kelimesi ile karşılaşırsınız. Ve zannedebilirsiniz ki çok matah, çok yüksek zeka gerektiren bir yetenek. Doğası gereği hedef odaklı olmaktan ziyade sürece önem veren kadınlar veya daha doğru bir ifadeyle, dişil özü baskın olan kadın ve erkekler için bu pek de yeni bir haber değil; aynı anda birkaç işi yapmak onların hamurunda var. Dişil bir birey için olup olmama durumunu es geçsek bile bu özelliğin fazla zorlayıcı veya önemli olduğunu söyleyemeyiz. Bilakis, işin türüne bağlı olmakla birlikte çoğu zaman engelleyici, olumsuz bir özellik olarak karşımıza çıkabiliyor.

Neden mi?

“Little Little…”

“Ne kadar çok iş yapabilirseniz, o kadar yetenekli olduğunuzu sanıyorsunuz, öyle değil mi? Ama asıl yetenek, bu sayıyı bire indirmeyi başarabilmek.”. Barış Özcan abimizi tanımayan varsa bu video ile artık tanışabilir. Özcan, konsantrasyonun önemini anlatırken normalde davrandığımızın aksine beynimizin bir bilgisayar olmadığını, bir işten başka bir işe geçmenin bizim konsantrasyonumuza mal olduğunu, hiçbir işi tam olarak bitiremediğimizi ve üretkenliğimizi düşürdüğünü anlatıyor. Hatta Londra Üniversitesi’ndeki bir araştırmaya göre, aynı anda birden çok işle uğraşmak IQ’muzu 15 puan düşürerek bizi 8 yaşındaki bir çocuğunkiyle aynı noktaya getiriyor.

Bununla beraber, MIT’de Nörolog olan Earl Miller’a göre, beynimizin tasarımı zaten çoklu görev yapmaya uygun değil. Miller, birden fazla iş yaptığımızda aslında farklı görevler arasında çok hızlı gidip geldiğimizi ifade ediyor. Araştırmasına göre bir görevi bitirmeden diğerine her geçtiğimizde beynimizin kötü alışkanlıklar edinmesine yol açıyoruz. Şöyle ki, bir işi tamamladığımızda kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan şey vücudumuza bir anda pompalanan, tıpkı serotonin gibi “mutluluk hormonu” olarak bilinen dopamin hormonu. Bu tamamladığımız iş küçük olsa bile. Gel zaman git zaman hoşumuza giden bu duyguyu daha fazla yakalamak için davranış değiştiriyor, pek çok küçük işi yaparak dopamin salgılanmasını arttırıyor, mutlu oluyor ve kendimizi çok yapmış gibi iyi hissediyoruz. Ki Miller’a göre işin en tehlikeli kısmı da bu: Çok şey yaptığımızı sanarak aslında hiçbir şey yapmıyoruz. Bu hali sürekli kıldıkça da beynimizin odaklanma kapasitesi kısa süreli işlere göre kalibre olarak azalıyor, yaptığımız işin kalitesi düşüyor ve verimliliğimiz azalıyor. [3]

Asansör kapısının kapanmasını bekleyemeyecek kadar meşgul, sinirle kapıyı kapatma tuşuna basan insanlar olarak belli ki zamanımız çok değerli. Onu küçük şeylerle heba etmek yerine bir işi tamamen bitirmenin, uçtan uca ona hakim olmanın ve bunu başarmanın tatminini yaşamanın, yarım yanım’la hep “bir şeyler eksik” duygusuyla oturmaktan daha huzur verici olacağı düşüncesindeyim.

“Derin Çalışmak”

“Pürdikkat”
kitabının yazarı bilgisayar bilimcisi Doç.Dr. Cal Newport’a göre ise, üretkenliğimizi arttırmak için derin çalışmaya ihtiyacımız var, çok çalışmaya değil. Newport derin çalışmayı, “Tamamen odaklanmış halde, büyük bir dikkatle gerçekleştirilen ve bilişsel yeteneklerimizin sınırlarını sonuna kadar zorlayan profesyonel faaliyetler.” olarak tanımlıyor. [4] Bunun için de dört ana unsura ihtiyacımız var:

  • Mekan: Sadece çalışmak için düzenlediğiniz bir masa, çalışmak için gittiğiniz kahvesi güzel, sessiz bir cafe vb. Mesela şu anda sırf tam olarak istediğim masada çalışacağım diye masama verdiğim paraya gözlerini deviren bir babam, rakamı duyunca “Kaç tane masa aldın?” diye soran bir anneannem var (gerçekten çok değil 🙂 ).
  • Zaman: Günlük rutininize katabileceğiniz, düzenli olarak ayırabileceğiniz bir zaman dilimi. Benim gibi sizin için en verimli olan saatlerinizi deneyerek belirleyebilir, derin çalışacağınız saatleri bunlara denk getirebilirsiniz.
  • Kurallar: Tahmin edebileceğiniz üzere çalışırken sosyal medya, telefon yok. İnternet kullanmanız gerekiyorsa da işinizle alakası olmayan hiçbir sekme yok. Dikkatinizi yaptığınız işten uzaklaştıracak herhangi bir unsur çevrenizde olmamalı. En azından telefonunuzun internetini kapatabilir, acil bir şey olduğunda telefonla ulaşılabilirsiniz.
  • Motivasyon: Sizi çalışmaya başlamaya teşvik edecek, o masaya oturmanız için enerji verecek bir şeyler. Yapacağınız işin sonunda kendinize küçük bir ödül de verebilirsiniz.

“Akış”

Bruce Lee’nin “Su gibi ol dostum.” sözünü duymuşsunuzdur. Kendinizi tamamen yaptığınız işe verdiğiniz, başka hiçbir şey hakkında düşünmediğiniz, zamanın nasıl geçip gittiğini anlamadığınız anlardan bahseder aslında. Tıpkı su gibi, o deneyimin, o anın şekline büründüğümüz, “o” olduğumuz. Bu deneyimi psikolog Mihaly Csikszentmihaly “Akış” olarak tanımlıyor. Türkçeye de çevrilen “Akış – Mutluluk Bilimi” isimli kitabında akışı “İnsanın kendini, her şeyden üstün tuttuğu bir etkinliğe kendini kaptırma hali” olarak ifade ediyor. Örneğin, öğlen bir kitap okumaya başlamışsınız ve bir bakmışsınız ki akşam olmuş, gün bitivermiş. Bisiklete binerken öyle keyifli zaman geçirmişsiniz ki bacaklarınızı zorladığınızı fark etmemişsiniz ve ertesi gün her yeriniz ağrıyor. Bunun gibi zaman algımızın ortadan kalktığı anlarda “akıştayız” diyebiliriz. Diğer yandan bunun tersini de deneyimleyebiliriz. Sevmediğimiz bir şeyi yaparken dakikalar geçmek bilmez, kendimizi saniyeleri sayarken bulabiliriz. Evet, zamanın gerçekten de göreceli olduğunu hissedebiliriz.

Akıştayken zihnimiz dağılmaz; tamamen şimdi ve burada mevcuttur. Eğer odağımızı sık sık kaybediyorsak akışı yakalamayı deneyebiliriz. DePaul Üniversitesi’nden araştırmacı Owen Schafer’a göre şu üç stratejiyi kullanarak akışa geri dönebiliriz:

  • Orta zorlukta bir görev seçin: Bu stratejiye göre komfor alanımızın dışında ama çok da dışında olmayan bir görev bizi motive edecek ve kendimizi o işe kaptırmamızı sağlayacaktır. Bildiğimiz bir konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak, ona ait yeni bir teknik öğrenmek buna örnek olabilir. Ancak bu görev ne çok zor ne de çok basit olmalı. Çok zor olursa hayal kırıklığına uğrayabilir, kendimizi yetersiz hissederek yapmayı tamamen bırakabiliriz. Akıştan koparız. Seçtiğimiz görev yeteneklerimize göre çok kolay olursa da yapması sıkıcı bir hal alır ve akıştan uzaklaşırız. Güvenli olduğunuz alandan sizi çıkaracak orta zorlukta bir görev akışı yakalamak için ideal olandır.
  • Net bir hedef belirleyin: Bir işe başladığınızda kendinize gerçekçi ve somut hedefler belirleyin; planlama yaparken ayrıntıda kaybolmayın. Belirsiz veya çok ayrıntılı hedefler kafa karışıklığı yaratacak ve zaman kaybına sebep olacaktır. Çalışmaktan ziyade sürekli olarak hedefinizi düşünerek de kendinizi strese sokmayın. Bu durum çalışmanızı endişeyle kesecek ve sizi yine akıştan koparacaktır.
  • Tek bir göreve odaklanın: Ve evet. Akış Teorisi’nde de karşımıza çıkan konu, tek bir işe odaklanmak. Schafer’e göre bu konu oldukça net: Birden fazla işe aynı anda odaklanmak akışı yakalamayı imkansız kılar. [5]

Peki, neler değişti?

Tüm bu süreçte okuduklarımı, duyduklarımı ve izlediklerimi bugüne kadarki çalışma, verim alma ve üretme deneyimlerimle harmanlayarak kendime göre bir yol bulmaya çalıştım ve hala da çalışıyorum. Hayatıma anlam katmak isterken kendimi biraz daha tanıdığım ve ona şefkat göstermeye başladığım yolculuklardan biri oldu benim için. Öğrendiğim en büyük şey ise, herkesin tamamen kendine has alışkanlıkları, zevkleri ve metodları olduğu gerçeğiydi. Her ne kadar denenip işe yararlılığı kanıtlanmış pek çok yöntem olsa da herkes kendisi için en uygun olanını yine kendisi bilmekteydi.

“Kendini bilmek, tüm bilgeliğin başlangıcıdır.” diyen Aristoteles çok haklıydı.

Ece Gizem Kubat

[1] Verimlilik 101: Avokado ve İçimizdeki Maymun
[2] Verimlilik 201: Sığ Sular ve Derin İhtiyaçlar
[3] Multitasking Is Killing Your Brain, Larry King 
[4] Pürdikkat, Cal Newport
[5] Ikigai – Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı, Hector Garcia & Frances Miralles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir