Yerçekimine Karşı Koyabilmek


Yazılar / Salı, Eylül 1st, 2020

Bundan 5 yıl kadar önceye kadar hayatın anlamının “deneyim yaşmak” ile ilgili olduğuna inanıyordum. Tahminen çocukluktan itibaren kendimi maruz bıraktığım televizyon, bilhassa yabancı diziler (Tüm çocukluğum ve ergenlik dönemim Nickelodeon ve Cnbc-e ile geçti) ve gençlik dergileri bu inancımın temelini oluşturuyordu. Elbette buna inandırılmak isteniyordum çünkü arkasında büyük bir pazar vardı. Dünyayı bir deneyim merkezi olarak gördüğünüzde satın alacağınız şeylerin miktarı ciddi oranda artacak, ardından ömrünüzün her şeye “yetişebilmek” için yeterince zamanı veya tüm bunlara yetecek paranızın olmadığına inanmanız kaçanılmaz olacaktır. Sosyal medyada dünyayı turlayan arkadaşlarınızı izleyen siz, hayatı “doğru” bir şekilde yaşamadığınıza gün be gün daha çok ikna olacak, yavaşça depresyona sürüklenecek ve bu sefer de ilaç sektörünün kucağına düşeceksinizdir.

Şimdi bu iç karartıcı tabloyu bir kenara bırakıp, 25 yaşına gelene kadar edindiğim tüm izlenimlerle birlikte bundan 4 sene önce katıldığım ve içinde zor durabildiğim, her sene Budapeşte’de gerçekleştirilen Sziget müzik festivaline gidelim. Festival alanında dolaşırken “Before I Die”(Ölmeden Önce) duvarının önünde durmuş, çizik atacak tek bir cm bulunmadığını görmüştüm. Ölmeden önce yapmak istediklerini yazdığınız, sosyal medyada paylaşıp bol beğeni alacağınız türden bir duvardı bu. “Doğru” bir yaşam sürdüğümü düşünerek gittiğim ancak, o zaman adını böyle koyamasam da, kendime yabancılaşma hissettiğim bir gezi oluyordu. İçimdeki tanımlayamadığım rahatsızlığı dikkate alarak festival alanından ziyade şehirde bisiklet sürüp kahve içerek geçirdiğime şimdi çok memnunum.

Aynı inanç beni The Bucket List (Şimdi ya da Asla), Hector and the Search for Happiness (Hector ve Mutluluk Arayışı) ve Into the Wild (Özgürlük Yolu) gibi filmlerin peşine düşmeye itmiş, içlerinde kendimi ve var olmanın anlamını arar olmuştum. Bu fimlerdeki karakterler gibi ben de kendi iç krallığımda bir kırılıma doğru ilerliyordum. Yıllardır hüküm süren düzen artık işlemez olmuş, halk elinde ne varsa silahlanarak krala karşı bir ayaklanma başlatmış ve isyanı bastırmak için gönderilen tüm bölükler teker teker indirilmeye başlamıştı. Değişim bağırarak geliyordu. Dünyanın en ücra köşesine bile gitse, kimsenin bundan kaçamayacağını ise sonradan öğrenecektim.

Jon Krakauer’in kitabından Sean Penn tarafından beyazperdeye taşınan Into the Wild (Özgürlük Yolu) filmi, üniversiteden mezun olduktan sonra yaşadığı hayatı geride bırakarak yollara düşen, iki yılı gezerek geçirdikten sonra 1992 yılında vahşi hayatta yaşama hayalini gerçekleştirmek için Alaska’ya giden Christopher McCandless’ın gerçek hikayesini anlatıyordu. Aynı yıl Alaska’da açlıktan yaşamını kaybeden Chris, “Büyülü Otobüs” olarak adlandırdığı otobüste bir geyik avcısı tarafından ölü olarak bulunmuştu. Geçtiğimiz aylarda ise filmden sonra turistlerin popüler bir uğrak yeri haline gelen bu otobüs, Alaska’nın koşullarından ötürü ölümlere ve kayıplara sebep olduğu için yerinden kaldırılarak güvenli bir yere taşındı.

İlk izlediğimde beni hikayesiyle ve müzikleriyle çok etkileyen filmi, bir dönüm noktası yaşadığım ve hayatımın benzer dönüm noktaları yaşadığım dönemleri düşündüğüm bugünlerde aklıma gelmesiyle tekrardan izledim. Bu sefer üzerimde bir önceki etkiyi bırakmadığı gibi, anlatım şeklinden ve ödüllü müziğinden başka bir özelliğinden de hoşlanmadığımı, geçen zamanda anlayışımın oldukça değişmiş olduğunu fark ettim.

“Şimdi o soyutlanma dünyasından, sahte güvenlikten, ebeveynlerden ve maddi bolluktan, yani kendisini varlığının özünden uzaklaştıran her şeyden bağımsızlığını ilan etmişti.” diyordu kız kardeşi ağabeyi Chris hakkında. Evini, o güne kadar yaşadığı hayatı terk etmesinin onun özgürlüğü olduğunu ve bundan başka şekilde davranamayacağını anlatıyordu. Elindeki paraları yakması, üniversite eğitimi için verilen parasını bağışlaması, telefon, harita ve pusula dahi olmadan kendisini Alaska’nın bir insanın hayatta kalması için zor koşullarına koşması kimisi tarafından özgürlük kimisi tarafından ise aptallık olarak adlandırılabilirdi. Bana göre Chris dünyanın mevcut düzeninde yer alan pek çok sorununun farkında ve zeki birisiydi ancak anlayış seviyesinin düşük olması onun kendisini herkesten üstün gören, yargılayan ve yıllarca biriktirdiği öfkeyle her şeyi yıkan, kaybolmuş birine dönüşmesine sebep oldu. İki yılını geçirdiği yollarda en az kendisi kadar kaybolmuş insanlarla tanışıyordu. Sanıyorum ki en büyük farkı, kendisinin de kaybolmuş olduğunun farkında olmamasıydı. Bir maceraperestin değil bir hayalperestin hikayesini yaşıyordu.

Yoldaşlık ettiklerinden biri sordu: “Orada ne yapacaksın?”
“Sadece yaşacağım. Orada, o anda. O yerde ve zamanda.”

Chris bu şekilde yanıtlarken benim ise aklımda şu sorular oluştu: “Burada” yaşamayı zor kılan nedir ki “oraya” gidiyoruz? “Ora”nın “bura”dan daha iyi olduğuna nereden kanaat getiriyoruz? Bulunduğumuz yerde artık bir saniye bile daha fazla kalamayacağımızı bize düşündüren nedir? Nedir bir anda her şeyi yıkmamıza veya sessizce bırakıp gitmemize yol açan şey?

Bunları düşünürken Matrix üçlemesinin son filminde, Neo’nun kendini bir metro istasyonunda bulduğu sahne aklıma geldi ve sahnenin videosunu açıp izledim. Burada tanıştığı ailenin babasına “sevgi”nin bir insan duygusu olduğunu söylemesi üzerine baba Rama-Kandra dedi ki, “Hayır, ‘sevgi’ bir sözcüktür. Önemli olan kelimenin ima ettiği bağlantıdır.” Ve hepsi birbirine bağlandı. Para, eşyalar, diplomalar, unvanlar, sen daha işe başlamadan bastırılan kartvizitler… Bunların kendi başlarına aslında hiçbir anlamı yoktu. Anlamı biz veriyorduk. Biz istersek dünyanın en önemli şeyleri haline gelebilir, krallığımıza hükmedebiliyorlar veya herhangi bir şey oluyorlardı. Kurduğumuz bağlantı, ifade ettiği anlam sadece bize aitti. Özgür olabilmek fiziki eşyalarımızın olup olmamasında değil, onlarla ne yapmayı seçebiliyor olmamızla ilgiliydi.

Maddenin bizim üzerimizdeki etkisi, sadece bizim ona izin verdiğimiz kadar olabilir. Kendi özümüzden uzaklaştığımızı düşünüyorsak, bunun sebebi yine kendimiziz. Diyebilirsiniz ki, yaşamımızı sürdürmek için maddesel şeylere örneğin paraya ihtiyacımız var. Çünkü diğer alternatiflerden biri Chris’in yaptığı gibi sistemi reddedip kendini doğaya vurmak. Evet, parayı “kullanmamız” gerekebilir ancak onu sadece kullanmak kafidir. Bu onun hakimiyeti altında olduğumuz anlamına gelmez. Bir “amaç” değil” bir “araç” olarak kullanmayı seçmek bizim elimizdedir.

Bulunduğumuz yeri yargılamadan, dışarıyı suçlamadan sadece var olanı kabul edebilirsek, işte o zaman gerçekten bir yerden başlamış oluruz. Nitekim dış çevremizi değiştirmeye çalışmanın bir faydası yoktur. Tıpkı Matrix’in ilk filminde Kahin’in evinde kaşıkları büken çocuğun dediği gibi: “Kaşığı bükmeyi denemeye çalışma. Bu imkansızdır. Onun yerine sadece gerçeği fark etmeyi çalış. Kaşık yoktur. O zaman bükülenin kaşık değil, sadece sen olduğunu anlarsın.” Dünyayı değil, kendi iç krallığımızı düzene sokmadıkça nereye gidersek gidelim yaşadığımız kaosu da oraya götüreceğiz demektir. Dünyayı düzeltmek imkansızdır. Bu yüzden işe önce kendimizden ve özümüze yabancı hissettiğimiz yerden başlamamız gerektiğine inanıyorum.

Chris, tahminimce derin bir kişisel yabancılaşma yaşıyordu ve bu, bugün herhangi birimizden daha az veya çok değil. Tam da kendimizi tanıyamadığımız, neden yaptığımızı, istediğimizi, sevdiğimizi bilmediğimizden yerlerden yola çıkmamız gerekiyor. Ancak fiziki değil manevi ve içsel bir yolculuk olmalı bu. Sınırları bir bir kontrol etmeli, bugüne kadar kulağımıza fısıldayarak tavsiye veren danışanlarımızın güvenirliklerini gözden geçirmeli, halkın neye ihtiyacı var, nelerin artık değişmesi gerekiyor, neler bize artık hizmet etmiyor incelenmeli ve değişmesi gerekenler değişmeli.

Bunu yapmaya başladığımızda zaman, nerede olduğumuzun bir önemi kalmayacak. Ne yaptığımızın bir önemi kalmayacak. Yaşamı deneyimlerde aramanın bir gereği kalmayacak. Alaska’nın soğuk kırsallarında yaşam mücadelesi vermenin bir gereği kalmayacak. Yaşam, bugün biz her neredeysek, orada bizimle birlikte var olabilicek.

Ece Gizem Kubat

Eylül 2020

Kapak Görseli: Into the Wild (Özgürlük Yolu) filminden bir sahne
Yazı Görseli-2: Rockstar Photographers (Sziget Festival Official)
Yazı Görseli-2: ALASKA NATIONAL GUARD HANDOUT/EPA-EFE/Shutterstock (10684878a)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir