Yeryüzündeki Olası Cennet


Yazılar / Çarşamba, Ekim 28th, 2020

“Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür ama kimse kendini değiştirmeyi düşünmez.”
– Leo Tolstoy 

Bundan 3,5 sene kadar önce kararlılıkla ve biraz telaşla iş arıyordum. Kendimi nihayet toparlamaya karar vermiştim; kendi kendimi düşürdüğüm ve düştüğüm yerde fırsat bilip saklandığım kasavetten çıkıp artık bir şeyler yapmam gerekiyordu. Son birkaç ayda hiçbir şey yapmamış, içimden yapmak gelmemişti. Ömrümde yaşamadığım bir atalet ve kendime saygı düşüklüğü içerisindeydim. Üstelik o sırada bunun yeterince farkında bile değildim. İlk defa bir yeni yıl kararımı tam olarak uygulamaya karar verdim ve silkinerek yetişebildiğim tüm kollardan bir şeyler yapmaya odaklandım. Bunlardan biri de yazı yazmaktı.

Üniversiteden beri var olan, gezi notlarımı ve kısa hikaye denemelerimi yazdığım ancak son dönemlerde aktif olarak kullanmadığım bir web sitem vardı. Yayınlamak beni daha çok motive eder, kendimi sorumlu hissederim diye düşünerek sayfayı güncelledim ve o sıradaki hikayem ne ise, gündemimde neler varsa onları yazmaya başladım.

“Bir Teşekkür” isimli yazım, elime yeniden kalem almaya başladığım dönemin ilk yazısıydı. Mutluluğun “dışarıdaki” bir yerden/kişiden gelmediğini ilk defa fark ettiğim ve henüz tanımlayamasam da dikey beslenme hakkında öğrenmeye başladığım ilk dönemdi. Bu ilk yazımda şöyle yazmışım: “….Sen bir şey yapmadığında, yani durduğunda, yaşamın da duruyor. Yerinde sayıyor. Yıllar geçse de olduğun yerde kalakalıyor, kahroluyorsun. Kendini, çevreni, ülkeni suçluyor, bulunduğun seneye sayıp sövüyorsun. Aslında sorumluluk almaktan kaçıyorsun. Oysa ki yaşamdan umutlu olmak, keyifli bir ömür sürmek için yapman gereken ilk şey kendine güvenmen ve harekete geçmen. O beklediğin güzel günler ancak böyle geliyor, bunu yeni anlıyorum.” . Henüz sadece farkındalık aşamasında olsa da ileride benim için radikal bir dönüşümü gerçekleştirecek olan anlayışın ilk dile gelmesiydi bu.

Ardından kendime yavaş yavaş yeni bir düzen kurmaya da başladım. Yemek yapıyor, kitap okuyor, her yere yürüyor, çalışırken yapamadığım her şey için bulduğum vakte doyamıyordum. Sivilcelerim kaybolmuş, krem bile sürmediğim cildim pamuk gibi olmuş, kilo vermiş, yemek yapmada ilerleme katetmiş ve regl ağrılarım çok azalmıştı. Bu gelişmelerden çok memnun olarak, yeniden çalışmaya başladığımda da bu düzeni devam ettireceğime dair, elbette ki, kendime birçok söz verdim.

Bu keyifli günlerden kısa bir süre sonra ise yeniden masabaşındaydım.

İş yaşamının sömürüsüne yönelik can bulduğum makale okuma dönemim sona ermiş, birden bire işe girdiğime ve o eski döngüye geri döneceğime heveslenmiştim. Daha dün elimde termosla parklarda, bahçelerde hava atarken işin ilk günü kendimi Starbucks’ta bulunca bir gariplik sezsem de, konuyu fazla irdelemeden sadece yaşadığım ironiye gülmüştüm. Sonra günler ilerledi, teslim tarihlerinin aralıkları sıklaştı, gittiğim her yere bilgisayar götürmeye ve işle ilgili okumalar yapmaya başladım. Çok değil birkaç ay sonra, çalıştığım müşterilerden biri gönderdiği bir mailde hasta olduğunu, bu sebeple ona bir süredir ilettiğim maillerimi yanıtlayamadığını söylediğinde kendimi şöyle bir mail yazarken buldum:

“Merhaba … Bey,
Öncelikle çok geçmiş olsun. Bir an önce sağlığınıza kavuşmanızı rica ediyo” dedim ve tam bu noktada yazmayı durdurdum.

Karşımdaki insanın sağlığına kavuşmasını rica ediyordum. Önce güldüm ve mailin fotoğrafını çektim. Hemen sonra dehşete düştüm, maili göndermeden sildim ve… bunu da hızlıca unutmayı başardım. Gerçek şu ki, yine robotlaşmıştım. Bunun üzerine işe başlamadan öncesi ve sonrası hakkınsa yazılar okudum, kendim bir yazı yazmaya niyetlendim ve vazgeçtim. İçimdeki huzursuzluk tekrardan yükseliyordu. Daha önce bu yoldan geçmiş, göremediğim o çukura düşmüş, onu haritada işaretlemiş ve bir daha o çukura düşmemek için önlemler almış, büyük sözler vermiştim. Kendimi çok kısa süre sonra aynı delikten yukarı bakarken bulmak canımı çok acıtmıştı. Bu sefer biliyordum ve yine aynı hatayı yapmıştım. Sahtekarın tekiymişim gibi hissediyordum. Birkaç ay önce kurduğu düzenden memnun, yeni alışkanlıklarla yaşamına devam etmeyi aklına koymuş benden eser görünmüyordu. Üstelik bunu yine kendime ben yapmıştım, bir başkası değil.

Düşünün:

Bugüne kadar yapmaya vaktinizin olmadığını söylediğiniz hiçbir şeyi, aslında yapmayı istemediğinizi fark etseniz ne olurdu?
Yapacağım dediğiniz ancak yapmadığınız her şeyin sorumluluğunun size ait olduğu söylenseydi ne olurdu?
Görüşmeye fırsat bulamadığınız arkadaşlarınızın aslında o sırada önceliğiniz olmadığını bilseniz ne olurdu?

Şikayet etmeyi bırakır mıydınız?
Yoksa bunun bir saçmalık olduğunu, dünyanın düzensizliğinden ve adaletsizliğinden sizin sorumlu olamayacağınızı mı söylerdiniz?

Siz kim olurdunuz?
“Neden” insanı mı yoksa “Sonuç” insanı mı?

Yeterli Arzu ve İnanç

O zamanlar okumuş ancak henüz anlamını hiç idrak etmemiş olduğum M.S. 2150 – Bir Makro Felsefe Klasiği kitabında, her tür öğrenim için gerekli iki basamağın isimleriydi bunlar: Yeterli arzu ve yeterli inanç.

Kitap konuyu şöyle açıklıyor: “Bir insan yüzmeyi öğrenmeyi arzuluyor, ama bunu yapabileceğine inanmıyorsa, boğulmaktan korkuyorsa, gerekli inançtan yoksun olduğu için yüzmeyi öğrenemeyecektir. Veya tam tersi, yüzmeyi öğrenebileceğine inandığı halde, yüzmek yerine tenis oynarsa, bu kez de gerekli arzudan yoksun olduğu için yüzmeyi öğrenemeyecektir. Yeterli arzu ve inançla her şey mümkündür.”

Zihnimiz çalışırken vakit bulamadığımızı, çok yorgun olduğumuzu, zaten hayatın sömürü üzerine kurulduğunu, adaletsizliği, imkansızlığı, “sistemi” ve o sırada aklına gelen hangi bahane varsa sıralamaya başladığında, tüm gücümüzü (bazen gerçekten tüm gücümüzle direnmemiz gerekir!) kullanarak araya girip kendimize şu iki soruyu sormayı tavsiye ediyorum:

“Yeterli arzum var mı?”
“Yeterli inancım var mı?”

Bu iki soruya kolaylıkla “Evet” diyebiliyorsam, o zaman “Ama…” ile başlayan cümleler kurmam, yani bahaneler sıralamam. İstediğime ulaşmak için her ne gerekiyorsa yapar, yapamadıklarım için yardım veya destek alırım. Her ne olursa olsun, bir şey yapar, en azından denerim. Yapmıyorsam ve sürekli olarak bu konuyu dile getirip şikayet ediyorsam, o zaman orada bir yerde istediğim şeyin tam olarak ne olduğuna yeniden bakmam gerekebilir. Bunu ben mi istiyorum, yoksa istemem gerektiğini mi düşünüyorum? Yoksa istediğim şey sadece şikayet ederek ilgi almak mi? “Onun gönlü yok.” der ya eskiler, işte, acaba benim aslında gönlüm mü yok?

Evdeyiz. Minimum kendimizle baş başayız ve gidecek şimdilik başka bir yerimiz yok gibi görünüyor. Kişisel bir hesaplaşma içerisine az veya çok girmeyen kimse kalmamıştır diye düşünüyorum (ve umuyorum). Bugüne kadar kaçtıklarımızı görmezden gelmemiz zor; yapacağım diyip de yapmadıklarımız için bahane bulmamız daha da zor. Kaçtıklarımızdan artık kaçamıyor oluşumuzun yüzleşmesi, yüzünü göremediğimiz bir virüs vesilesi ile oldu. Belki bu basit iki soru bizi toparlayabilir, robotlaştığımız yerden insan olmaya doğru ilerleyebilir, taşıdığımızı fark etmediğimiz yüklerden bizi azad edebilir, yaşamımızın kontrolünü geri alarak dışarıyı suçlamaktan vazgeçebilir ve “neden” insanı olmaya doğru bir adım atabiliriz.

Kendi yaşamımızı dönüştürmenin ve içsel özgürlüğümüzü kazanmanın, bu kaotik dünyada cenneti yaratabilecek güçte olduklarına inanıyorum. Her şey öncelikle kendi kişisel davranışımızda başlıyor ve yine orada bitiyor.

Şu anda bulunduğumuz yer her neresi ise, orayı bir cennet haline getirebiliriz.
Bu kıvılcımı yaratmak için kendimize birkaç soru sorma cesaretini gösterebilir miyiz?

Ece Gizem Kubat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir